KARANLIĞIN YILDIZINA

O gece kararmayan gözlerime

Nasıl da şaşmıştım!

Açılmış bir bal, ekine ela,

Papatyaya yeşermiş,

Bir de göğe susamış

Maviden içmiş,

Balığa vurulmuş bir yürek!

Yıldızına sarılmış

Hem de yeni doğmuşlara.

Daha yeni yeni açmış

O’da karanlığa gözlerini

Ama ağlamıyor,

Yakmıyor yüreğini

Bir yanıp bir sönüyor

Öğrenecek elbet!

Ay’dan içecek ilk hakikatini,

Sonra soluyacak karanlığın ruhundan,

Daha aşağılara dalacak

Kumdan gözleri kayıp gitmek isteyecek,

Tutacak ellerinden gök,

Ne diye ışımadan karanlığa aldanırsın,

Sokaktan lambalara,

Acı ve kedere çok mu heveslisin

Git öyleyse bir daha yanmamışçasına sön!

Acılara ağla, ağıtlara yak,

Derin derin soluklara omuz et kendini,

Et de bir of çekeme en derin yüreğinden…

ÖLÜNEBİLİR YAŞ

Şimdi uzak bir anıdır

Geçip giden şu zamanlar…

Memnun ve oldukça gururlu hissedilen,

Kısacık bir dilim parça bu an.

Augustinus ’un da söylediği gibi:

Geçmiş yaşandı ve oldubitti.

Gelecek ise henüz var olmayan

 Bir tasarıdan başka şey değil

Bize ne mi kaldı dersiniz!

Önemsiz ve uçucu bir sabun köpüğü kadar

Kısa vadeli saniyeli anlar ve şimdiler…

Ki onlar gerçekleştiği anda kaçacaklar bizden

Sadece belli belirsiz görülmüş düşlerdir onlar.

Tarihin izi yoksa hiç iz bırakmamış olmasında mı yatar?

İz silinmek için bırakıldıysa eğer,

Bize düşen tarihten izimizi silip zamanın bitişine dek

Yüzeydeki lekeler kadar yaşam sürebilmektir belki de…

YÜCE TUTKULAR

 Zehirli bir okla susturuldu doğanın neşesi;

Ezgilerini yakaladı alçak bir hırsız!

Bir hançer yansıdı gölün yüzeyine,

O an, yedi telinden biri koptu lirin

Dionysos’un müziği duyulmaz olunca,

Ah türkülerin de ağıtları kesildi birden

Gölgeler âlemine çekildi yakarışlar.

Sessizlik çöktü alacalı kavaklara

Son nefesini verdi yaz bülbülleri,

Saytrlar kıstırılınca bir kapanda

Özgürce koşamayacak artık yavrular 

Şimşekler yağdı üzerimize,

Yıldırım gibi ateşler, yangılar düştü.

Vahşi bir hayvan uğuldadı kederinden

Dalgalar taştı, denizlerden öfkeyle…

Ebediyete gömüldü o ahenkli şölenler.

FELSEFE VE ŞİİR ÜZERİNE:

Esrimeye Duyulan İhtiyaç,

Şiir benim olalı çok uzun zaman geçmedi. Yılgın sevinçlerimden dökülmüş ve aynılıktan buruşmuş belleğime sarıldım ama sanki bir ömür geçti üzerinden. Yorgunluktan bitkin düşüp yere serpe sere yığılınca, onurum lekelendi kederimle. İşte o anda anladım daha da kurtuluş yoktur şiirimden. Artık ne saklayabilirim zayıflığımı ne de kaçabilirim bu kuruntulu yalnızlığımdan…

Kalemim, kâğıdım birde sıklıkla yokladığım fikirlerim vardır benim.   Aslında elimden çıkmayan bu kalemle başka hayatların hikâyelerini yazarak, alın yazısı gibi bahtlarını çiziyor ve ağıt yakan duygulanımlarını aktarıyorum. Bir dolu sözcükler dolduruyor boş sayfaları, sayfalar kararıyor çiziklerle, görüntüler siyah-beyaz cisimler gibi geçiyor gözlerimin önümden. Gece yarısı azıyor bu sarsıcı nöbetler. Çehremi sarıyor önce, kaçacağım yolun üzerinde pusu kurmuş bekliyor beni. Satırlarca uzayıp gidiyor bu şiddetli an, mürekkebimin ucundan damlıyor kasvetli saatlerim. Geçmek bilmiyor, geceyi de tüketen bu düşler…

Derdim var benim kendimde aradığımı bulabileceğim, korkmadan ayak basmak istediğim. Bu kaygan zeminde düşmeden dayanaksız yürüyebilir miyim? Ayaklarım ya da ellerim itiraflar içinde ağzı sıkı kirlerimi oradan oraya savurmaya çalışıyor. Derler ya aradığını bulmak için kullanır zekâsını akıl. Ve haberlerini uçurmak için iğdiş edilmiş hayatları sinsice gözlemler. Bu fikirlerle detaylıca incelediği ve üzerinde durduğu sözde anomilerden kusurlar yaratır. Ardından hiç beklemeksizin hükümlü sonuçlarına varır. İlerleme fikrine sadık köleler gibi geçmişine ilkel ve vahşi bir tutumla yaklaşır. Bundan ötürüdür ki gündüzlere aldanışlar katar akıl.

Birden kararınca hava, bakalım hangi müzik çalınır kulaklara! Hangi dansa kalkar da uyanır bu ruhlar?

Gece kararınca, insan asıl o zaman ana yurduna döner derdi bir şair kalemi…

Yağmur yüklü bulutlar geceyi mi bekler bizim gibi… Kelimelerin cambazlıkları türlü türlü diyaloglara mı konuşur bu vakit. Ama benim aradığım bir başka tarif. Sakıncalı bir anlatımla imgelemler gölünde suya girmek sanki üstü örtülü niyetim… 

Ne yazık ki bu sular oldukça yosunlu ve zehirli denizanalarıyla dolu. Etkinlikten uzak bu diyar, içini kemirecek korkulu rüyaları barındırıyor. Gerçeğe ramak kala uçurumdan düşerken uyanacaksın ve yaraların yeniden kanamaya başlayacak senin…

Benim yarattığım uyduruk günahların suçları mıdır bu yapay gerçeklik? Sakıncalı konuşmaların açığa çıkmasına daimî engel olan bu sızılar, gündüzün arkasına döndüğü vakit, gecenin çukurlu ayını yüzüme yüzüme vuruyor. Tepeden tırnağa soyuldum hem de bir çırpıda, dilimin altına saklanan baklalar dahi göründü şeffaflıktan. Hepsi birden döküldü pullu derimden, kirler gibi ilmek ilmek sarkıyor sözcükler. Bölük pörçük parçalanıyorum. Çocukluktan kalma soyut bir korku etrafımı sis gibi sarıyor, içim ürperiyor bu sessizlikten…

Zorba yönetimden kurtulan uyruklar gibi özgürlüğüne susuyor mahpusluk sözlerim. Diller anahtar oluyor demir parmaklıklı zindanlara. Nidalar yükseliyor, arşınlardan duyulacak kadar yankılı bu geri dönüşler. Ürpertiyle elim ayağıma dolaşıyor, aklım duygularımla çatışıyor. Yoksa tam aksine gürültü sevinçler mi bunlar? Yanılgımdan ağzım açık kaldı, diller dönmez oldu sadece susup dinlemekte…

Kâğıtlar uçuşuyor dilden kaçanların yeni evi oluyor bu tertemiz yapraklar. Zeminine kavuşan hayat buluyor, yaşamda nefes almak için iz bırakıyor, asfaltlarında olmaya bile razı geliyor. Yeter ki yer kaplasın bir tin, vücut bulabileceği bir maddeye karışsın mümkün olan varlığı…

Koşuyor çılgınlarca, kaybettiği yavrusunu bulan bir anne gibi sevinç gözyaşlarına boğuluyor, bağrına basıyor, eksikliklerini gidermek için yenilenen zamanına sarılıyor. Böylece kederiyle umuda dönüşüyor etrafa saçılanlar… 

Birden boşalan heyecan yerini durgunluğa ve sakinliğe bırakıyor. Çünkü soğuk rüzgârlar esmeye başladı mı denizden gelir bu meftun meltemler. Yeniden kara bulutlar üzerimizi kapladı, grilere bile hasret kaldık biz. Az önce tutsaklığından kurtulanlar ayrılıktan hemen sonra üşümeye başladı. Birbirlerini sarmak için sokuldular ve soluk benizli yüzler birbirine yaslanarak ısındı. Hiç yanaşmayacak olanlar yan yana diz dize oturdu. Büyülü bir ormanda mahsur kalanlar hayatta kalabilmek için yakınlaştı ve nihayet anladı ki yabancı sandığının kaderine bağlanmıştı hayat ipliği… Artık bile isteye görmek için, tanımak için önce yüzlerden okundu sevgi izleri. Köz başında gölgelerinden hoşnut öksüzlerin yüzü güldü, gül oldu, gülün yaprağına anılar girdi damlalarca, yaprağın kırmızısı açtı, içimize sindi taze goncaların kokusu…

Yanık türküler okunmaya başlandı. Sözler kurşun oldu, sazlar ok gibi deldi geceyi… Bir sağanağa tutulmuş gibi ıslandı kuru gözler, her tel dokundu ya yüreğe her kelime her dile yakıştı. Birbirine hasret kalanlar için sessizlikte ateşli bir tango çalınıyor şimdi.  Ve başlıyor dansına yürek yarası…  Sarıldılar ayrı kalanlar, omuzlara kondu serçeler, saksağanlar. Bülbül öttü, ezgisine karşı kim durabilir ki! Benim kararan kelebeğim, ateş ışığında renklerine sarılmış parlamayı bekliyor. Gecenin saklı güneşi dolunay, bulutların arasından sızan aydınlıkla yarıyor kara deliği. Saçılmış mavinin gölünden doğan yüklü gökler, yeryüzüne yaşam kaynağı olarak yağıyor. Gece kaçtı ışık görünce semada, tan kızardı elmalar gibi, ruh sarardı badem gibi ışıl ışıl… Bende anca hayran kaldım şu göğün koz gibi yanışına.

Yalnızdım, yalnız kaldım.  Kara asfaltın yarığından çıkan bir ot gibiyim. Döndüm yüzümü ısındım ve doğruldum göğe, dibindeyim katmanın, yerin altından ıslandım. Önce tohum yok oldu, sonra yeşeren var oldu. Delilik gibi bir akıl tutulması, etrafımı sardı durdu. Humusundan çıkmayan toprak misaliyim şimdi…

Akmadan nehrine, suyundan balık fışkıran okyanustan habersiz nasıl yaşamışım ben. Sen avucumdasın ya hani, derya deniz ufuklar var önümde sanki. Anlatılmaz olanı yine anlatamadık, kesik kesik iniltilerden başka ne yapabildik ki biz! Lakin sevinci sularda boğulan ve üşüyen yüreğin ruhu ısındı artık. Karların buzları eridi tepelerde. Baharın tomurcuğu yeşillendi dallarında. Arılar gezintiye çıktı polenleriyle, balını elde etmek için ne çok beklemesi gerekti cemreyi…

Durulmadan hızlanalım, göz kamaştırmak için gerçeklerle ama öze seslenmek için göze kapak olmak gerek. İçerden duyumsamak için önce anlamak sonra hissederek yaşamak gerek öyle değil mi?

Belirgin hatlarla çizgilerin buluştuğu mimikler yüzümden okunuyor. Kaderim beni ele veriyor, alnıma işlenen bir nakış sanki bu izler. Ki bu izler çıkmaz, kurumuş ezelden beri. Kaderimin bahçesine de ne olmuş. Fırtınalar dağıtmış ocağımı, papatyaların dalları kırılmış, otlarım küsmüş toprağına, dikenler kalmış, bir o dayanabilmiş yeryüzünün depremlerine. Gittikçe koyulaşan gözlerim kahvesini neden yüksek tepelerde arıyor ki? Toprağına karışsa ya yeniden, sulasa ya ekimde başakları, hayat bulacaktır o zaman verimsiz tarlaları…

Nedenini bilmediğim bir matem var içimde. Paslı yağla karışmış tırnak uçlarıma giren bu kirlerden iğreniyorum. Bu korkunç ellerime kıymıklar da battı nasırlar da topladı içerden. Belki de şiirim sebep oldu bu delici ve yakıcı azaplara. Fakat olan oldu şiir karıştı bir kere suya, toprağa ve kana… Bir salgın gibi yayıldı tüm vücuduma, geçmişime yargıç, geleceğime efendi oldu. Kurulması imkânsız bir rüyadayım şimdi. Artık şiir gibi konuşur şiir gibi hisseder oldum. Çekmeden cefayı buldum derdimi, şiirimin türkülerinde okudum ahdedişlerimi…

İnsan yaralıdır eksiktir kendiyle küstür çoğu kez. Tiniyle barışık olmayan maddedir. Kusurunu hor gören ve kabullenemeyen yalancı bir sevgili gibi hoyratça davranır kendine de. Hafızasını kaybeder kibrinden, sonra tanımaz olur en yakınını. Ne yazık ki insan bu günahın bedeli yüzünden asıl doğasını yadsıyarak gözlerini açar bu dünyaya.

Gözleriyle görmek ona yeter zanneder ama göremez; çünkü duyuları kördür sezgilerine, hayvanlığını alt ederek büyük kayıplara uğradı, iç görüsünden yoksun kaldı bu öksüz.  Aradığını bulamadan göçüp gidecek misin? Eğer böyle devam ederse unutulup silinmek değil midir kaderlerimiz? Ama bir çare var bu büyük engele, doğanın yarası var kapanmayan, uğultusu var rüzgârın, çatlakları var toprağın ve acısına ağıt diliyor, dağlarına ovalarına kadar yakarışları duyuluyor. Yoksa içine attığı yalnızlığına eş dost mu arıyor kim bilir. Tamamlanmak için doğasıyla, kendi varlığını da yaşantısı gibi biricik esere dönüştürmek istiyor. İnsan sanatında gideremediği eksikliğinin acısı bir gün dindirebilecek mi peki? 

SIĞ BEDENDEKİ DERİN VARLIĞIN İNCE YOLU

Bugün oldukça nemli, ıslak ve canlı derisi titreten günlere benzeyen ağır bir gün. Az önce de belirttiğim gibi durmaksızın yağan yağmur besbelli yeryüzünün etrafında tur atan gökyüzünün tamamını kaplamış durumda…

Şu an size sıkıcı ve sıralı betimlemelerde bulunduğum yerimi sanki önemli bir detay gibi tarif edecek olsaydım, salt dört duvar arası ışıksız bırakılmış bir binadan ibaret olacaktı. Yerim ve yurduma sitem ettiğime bakmayın aksine halimden de anlaşılacağı gibi melankolik tavrıma layık bir yere dönüşüyor böylece.

Burada kastettiğim yaşam dünyasına nüfus ettiğim andan itibaren üryan bırakılmış haliyle üşüyen, rutubetli bir kenara kurulmuş kişi maalesef benim varlığım oluyor.  Bu koşullarda kişilik yâda insan olmanın verdiği giz nedeniyle tanımlanamaz kalmış bir benlik kurulmaya başladığında ise keşiş talihi kadar düşkün, hareketsizlikten görünmeyen ve varlığından hep rahatsızlık duyulan yaratıklar gibi hayat sürmek zorunda kalıyorum.

Az önce bahsi geçen sıradan ve yoksul kelimelerin bana oldukça uygun düştüğüne olan inancım gittikçe artıyor. Ayrıca derinden duyumsadığım evrensel bir gerçeklik gibi karşımda duran, fark edilmeksizin görülmek istenmeyen o şey yine varlığımdan başkası olmuyor.  Bundandır ki yalnız uzaktan bakabiliyorum imgeme, benliğim ruhumun ölümsüzlüğüme damgalanan bir leke gibi ilişiyor gözüme… Bu lekenin varlığı maalesef ki yeryüzünde kendini gösterme olanağını kaçırmış bir siluetin yansımasından ibaret. İşte bu siluet yaşamın belli belirsiz zamanlarında, varlığını az da olsa gösterip bir yarasa gibi karanlığın içinden puslu bir görüntü kadar varlığını duyumsar. Bu sayede yeterli ışığın gölgesinde dinlenerek, tenindeki yanılsamaları ve sıcaklığı kısmi olarak da olsa tadabilme şansını yakabilir.

Siluet olmak, artık-yaşamcıkların yeryüzündeki varlığına bir bakıma inanıldığı, lakin başka bir yaşam alanına aitlik fikriyle bir çelişkiyi de içeriyor. Bu kategorilerle yerleştirilmiş bilimsel yaşam dünyasında, varlığı insansal standartların dışında bırakılan sığ yaşamlar her halükârda göz ardı edilmeye mahkûm bırakılıyor. Her neden ki sığlık denilince tamlık ya da bütünlük yerine, ayrılığın incelmesiyle kopan bir anlamla ilişkilendirmenin aklımdan nasıl ki geçtiğini sormadan edemiyorum. Cevabını bilmediğim suallerle şunu düşünebilirim ki, aklımdan ya da kalemimden çıkan her kelime aynı zamanda onu tasdikleyecek benzeri kelimeleri ve söz öbeklerini de çağrıştırıyor olmalı. 

Peki, neden bu yakışıksız kelimeleri birbiri ardına sıralamaktan alıkoyamıyorum kendimi? Belki de bu durum beynimizin sistematik düşünme yetisinden geliyor olmalı. Biraz önce tüm bunların üzerine cafcaflı bir şeyler mırıldanmışım gibi gözüksem de aslında ortada önemsenecek kadar içi dolu bir şey çıkmadığı besbelli. Tıpkı sığlığın ardında silikçe varlığını gösteren, rakamlar kadar duygusuz atan titrek can atışlarım gibi yitik benim satırlarım… İçi boş iskeletlerin ete kavuştuğunu düşlediği anda, toprağın duygusuz çağrısı kadar muamma arzuların da yaşamın içinde bulunduğunu unutmamak gerek.

Diyeceksiniz ki lafın sonu yine dönüp dolaşıp ezelden beri hep anlaşılmaz olarak görünen, spesifik konulara yani varoluşçuluk üzerine bahsi geçen absürt konuşmalara evriliyor. Bu konuda şimdilik size katılıyorum. Yaşamınızdan ya da düşünce dünyanızdan tüm bu saçmalık saydığınız akıl-dışı sorgulamaların üstüne bir örtü çekip kulak tıkayarak rahatınızın keyfini çıkarabilirsiniz. Fakat uykuları kaçıran küçük bir kâbus bile huzuru çarçabuk bozabilir. Bu uykusuzluk hali sizi savunmasız bırakacak kadar köşeye kıstırıp sonu bitmez refleksif (düşünme üzerine düşünme) sorgularıyla karabasan gibi üzerinize çökecektir.          

Hakkında memnuniyetsizlikle bahsederken dahi hoşuma gitmeyen sığ anılarım, tarihin içinde unutulup gidilecek olsa da bu durumun tersyüz olmasını arzuladığım inancım beni sürrealist(gerçeküstücü) bir kişiliğe dönüştürüyor.

Masallar, destanlar ya da uydurulduğuna akılla inandığımız o mitoslar; akıp gittiğinde aldatıcı bir huzur bulduğumuz modern dünyanın ayrıksı ve sığ gerçekliğiyle karşılaştırıldığında, şiirsel yaşamların ve büyülü dünyaların tek kaynağı olduğunu düşündürüyor. Aslında ha modern yeryüzü ha büyüler ve olağanüstü yaratıkların doğumundan fışkıran efsaneler dünyası olsun her ikisi de bir tasarı olmaktan öteye gitmiyor ya hani… Eğer ki gitmiyor diye düşünüyorsam öyleyse aklımı şaşırtacak kadar bedenimi heyecandan yerinden durmaz hala getiren, yalnız yüreğimin düş gücüyle varabildiği uçsuz bucaksız mitosların içinde türlü türlü ütopyalar kurarak durmadan bile bile şüphe yoluna sürükleniyorum.

Bende ki bu fikir ve inançla düş gücümün ardı sıra peşinden koşarak, arzuladığım yaşamı seçme şansını bir nebze olsun yakalamış olacağım. Umarım bu içten arzum imgesel dünyaların içinde hala varlığını ve doğaüstücülüğünü sürdüren herhangi biri ya da bir şey tarafından duyulabilir. Bu umut dünyanın aksine canlılığıyla ve yüreğindeki solmamış kırmızı çiçeğiyle, ruhumu bir siluet olmaktan kurtarıp hakiki bir varlığın ışıltısına dönüştürebilir.

Az önce tahmin ve hayal etmenin oldukça olanaksız sanıldığı düşleri ve arzuları kırmızı çiçeğin polen tohumlarıyla satırların arasına serpiştirip şiirsel olana daha yakından bakarak temas etmiş oldum. Satırların arasında çekirgeler gibi oradan oraya sıçrayan büyülü kelimelerin aşkınlığıyla kaynamış olan ruhum sanki (olacak iş değil ya) bedenimin doruklarında koşuyor…  Belki alıntılamak adına bu satıları okuyan ya da üstünü çizenleriniz olacaktır. Aman sakın ola öyle sanmayın ki, burada kastedilen ne öte dünyaların inancı ne de bir cennet tasviridir! 

Evet, her arzunun yerine getirildiği bir düş olarak cennetin vaadine benzetilebilir yanı yok değil. Lakin içinde bir din yâda tanrı olmaksızın, ödül ya da cezayla hak edilmiş sonsuz bir yaşam tasarımının aksine; özgürlükten doğan istencin ve tercihin hüküm sürdüğü başka türlü olgularda var. Kastettiğimi şimdilik çokta anlaşılır bir şekilde aktaramayacak olsam da metnin devamında bu konu üzerine çok şey söylemiş olacağım.

Varlığımızı sürdüre geldiğimiz mekân olan, hepimizin yaşayarak veya anlayarak gördüğü yeryüzü üstüne az çok herkes bir şeyler söyleyebilir. Çokça spesifik olmasa da ruh ve beden üzerine dilden dile dolaşan, düşünmeden konuşulan kaba bir sığlık var ortada. Yaşamdaki sürekli faaliyetin gerekçesi olan bedenin insandaki varlığı kâh isteyerek kâh acı çekerek de olsa zaman ve mekânda olmanın zorunluluğu nedeniyle yok olup gideceği yönünde peşin hükümlere yol açıyor (kim bilir belki de gerçekten de öyledir). Bu konu üzerinde peşin hükümlü olmaksızın, zamanın geçiciliğindeki nesnenin değişebilirliği gibi belirsizlikler doğrusu varlığı dildeki sığ anlamıyla da daraltıyor. Üzerine biraz daha düşündüğümüzde peki ya bu sığlık ve yüzeyselliğin kaynağı nereden ve nasıl geliyor? Varlığın yeryüzünde konumlandığı süre boyunca, önceden beri gelip gelmiş olanın keyfini sürmek, dünya velinimetlerinde ne kadar kar deyip kör bir domuz kılığında yaşam sürerek, zamanını bilmediği bir sona kadar hayat denilen bu kurtlar sofrasından faydalanma peşindedir. Bu tür davranışlara aç gözlülük mü deriz bilmiyorum ama böyle bir yaşamdan çıkan erdem yoksulluğu maalesef ki insanı sırıtkan ve sinsi bir sırtlana dönüştürüyor. 

Bu karakteri taşıyan her birey, yaşamından tek edinebildiği bu dalkavuklukla delice savurganlık dağıtarak, mirasını gelecek neslin dilencilerine bırakmış oluyor.

Bu satırlarda da aktarıldığı gibi tiksinti verecek kadar açgözlülükle yaşayıp gitmenin de hiç değilse bir erdemsizliği vardır. Evet, şaşırıp kalacak ve beni türdeşlerim gibi ayıplayacaksınız belki. Lakin hiç değilse bir erdemsizliğin bulunmasında ne gibi bir yarar ve iyilik mümkün olabilir diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Kafanızı karıştıracak kadar derinlere inmeden yüzeyde gözümüze çarpan bataklık çiçeklerini, hiç değilse dikenli dallarından koruyabilir ve yeniden temkinsiz koklamanın çaresini bulabiliriz.

Yukarıdaki paragrafta da sorguladığımız gibi burada bir erdemsizliğe rastlamamızın bilmecesi de nedir?  İzninizle betimlemelerin büyüsünü kullanıp, esrarengiz satırlarla anlatıyı devam ettirmek isterim. Bahsi geçen anlatımların odağında bataklıkla çevrelenmiş bu çirkin yaşamların ortasında yetişen okaliptüsün sırrı da nedir? Okaliptüs, bataklıkta yetişen iğne yapraklı, uzun beyaz tüylü görünümünde ve etrafa oldukça hoş koku saçan bir çiçek olarak bilinir. Lakin birçok hastalığın kaynağı olan habitatın bataklığına sadık bir çiçek olmasına rağmen çevresindeki birçok canlıya yararı olan ve kendinde şifa barındıran bir bitkidir. İnsan yaşamındaki erdemsizlikler ayyuka çıktığında erdemli davranışın ne olduğu sorunu da böyle yanılsamalı koşullarda fark edilir. Tıpkı bizi sıtmalı hastalıktan kurtaran içimizde barındırdığımız panzehri keşfettiğimiz gibi…

Herakleitos’ un da açık seçik gördüğü hakiki ve özsel gerçeği burada söylemeden geçmek mümkün olmazdı. Karşıtların birliğinde iyi ve kötüyü bir bütün olarak barındıran yaşam ve onun koşulları, dünyanın gelip geçiciliğindeki tözün(öz) asıl değişmezlik olduğunu bize söylemektedir. Bizim görmemiz gereken aslolan durum şu olmalıdır ki, görünenlerin ardındaki saklı gerçeklik (apaçık yargılar) doğa yasasıdır. Bu yasa metnin geneline yayılan kokusuyla burnumuzu sızlatan okaliptüsün yaprağındaki çiğ (tohum) görünümdür elbet.

Yasa(kader) yaşamın sığlığında uzayan, genişleyen ve kaosun ardına gizlenmiş hiç beklenmedik şifalı çilekleri, ışıltı umutları her an karşımıza çıkarabilir. Erdemsizlikle birlikte aynı kökenden çıkmış yeni değerlerin tohumu pek ala atılabilir. Böylelikle umuda yerine bırakacak kadar kenarda köşede kalmış değerlerimizi yeniden inşa edebiliriz. Bu seçilmişler dünyasının karşısında birçok varlığın nefretini kazanmış yeryüzü içinse, aksini düşündürecek tasarılarıyla fikirleri, hatta erdemin eylemleriyle arınmış yaşantıyı dahi oluşturabiliriz. Bir örnekle yineleyecek olursak az önce de belirttiğimiz gibi aşağı ruhların içindeki açgözlü davranışın altında yatan nedeni doğuştan kör dahi olsak görmemek mümkün değildir. Fakat salt kendi varoluşunu sürdürmek adına yaşayıp, elindeki yoksunluğu dahi paylaşma fikrine oldum olası hiç yanaşmayan çirkin domuzcuklarımız erdemsizliğin varlığını pekiştirerek tanım alanını gittikçe genişletir. Bundan ötürüdür ki erdemsizliğin varlığından pek ala emin oluyor ve aynı zamanda erdemin yokluğunda açığa çıkan ak- pak (bozulmamış) erdemin varlığını da koşulsuz mümkün kılıyor. Bu sayede değerlerin yokluğundan çıkarsama yaparak erdemsizliğin üzerine bir tartışma yaratma fırsatını okuyucularımla da paylaşmış oldum.

İnsanlar bin bir çeşit dünyanın da bin bir türlü hali olunca seçimsiz ve değersiz gibi görünen bu eylemlerin aksini meydana getireceğini olan inancım filizleniyor ve umudumun fidanı gittikçe yeşeriyor. Sapkınlığından kurtulan birey erdemsizliğe karşı arındırılmış erdemli eylemi gerçekleştirip vicdanındaki ödev arzusunu yeniden yaratma fırsatını yakalar. Sığlığını kaplayan yekvücuduyla bedenleştirilmiş ruhunu hep erdemlerin içinde yaşatarak, bu taşıdığı yüce erdemleri başkalarına da aktarabilir. Arkasından gelecek olanlar için yeryüzünde yitirilmiş o derin anlamı yeniden ruhlarımıza üfleyebilir.

Ki bu zaten öncelikle kendi varlığımızdan başkası olmayacaktır. Bu sayede her birimiz kendi ruhuna üfleyen tanrılar gibi olmuş olacağız. Erdemli kişi biziz! En kutsal arzumuz bu değil miydi zaten!

Belli ki konuları nasılda buralara getirdiğimi, çokça dağıttığımı ve anlaşılmaz kıldığımı düşünenleriniz olabilir. Hezeyanımın içinde sürüklenip kendime yeniden dönüşümümü ritüelleştirerek, sizi de bu işin içine katıp kendi büyülü dünyamı yaratma arzumu tasarılarla da olsa kurmuş oldum. Bu tasarılar içinde bedenimin istencini, davranışımın uyumsuzluğunu, ruhumun ayrılığındaki bu çatışmaların diyalektiğinde, gerçek manada düşmanımı (kendimi) alt ederek ve hak edilebilir bir zafer (görünürlük) kazanmış olacağım.

Benim yolum bu olacak. İçinde her şeyi barındıracak kadar geniş ve derya deniz aynı zamanda karmaşık ve çözümsüz gibi görünen sorgulamaların derinliğinde kaybolacak kadar da tehlike bir yol… Işıksız bir yol.  Fakat meşakkatli ve karanlık yolumun yönü bu sefer içimde yeşerecek olan erdemlerimle aydınlanacak.

Benim üstün ve düşkün arzularım, beni bu yola yani kendime karşı savaşıma sevk etti.  Böylesi bir çatışma sonrasında gelen huzura ise ancak kendimle uyumlu olmayı idrakle kavuşabildim. Şimdi de kendi ruhumun derinliklerinde kurduğum kentleri geziyorum. Bataklıkları ve dar sokakları gözetleyen, ışıklı-ıslak pencerelerimden bakan kişiliğimin portresi renksiz çizgilerimi karalıyor, yerine okaliptüs çiçekli bir yüz çiziyor bana. Yaprağı dört mevsim dalından ayrılmayan, beyazlığı akyelle lekenmiş incelen sığ çiçeğim bundan böyle…

HİÇ VAR OLMAMIŞ SUÇ

Kitap İncelemesi: Franz Kafka, Dava

Kafka’nın Dava’sı üzerine bir deneme

Sevgi Ozan

Bir suç? Var olmaya engel olan bir suç! O halde varlığı ortadan kaldırmakla suçu ortadan kaldırmak aynı şey mi olacaktır. Eğer ki suç salt duyularla görülemiyor ve adil olanın terazisini bozuyorsa, suç ki kanı bile temizlemeli kanla bile ödemeli kefaretini. Fakat suç adil olana bir nefes bile engel olmuyor, terazisine dahi dokunmuyorsa çıplak elleriyle, değiştirmiyorsa adil olanla olmayanı karartmıyorsa gözleri, o halde en büyük suçtur var olmak!

Bir insan, bir ruh yada bir var olan adil olana yan gözle bile bakmadı. O ki yüzünü bile çevirmedi dar soysuzluğun lüks sokaklarına… Yürüdü yollarında aydınlığın, ayın izinden emekledi. Işığın kararmayan yüzünü yüzüne koydu parmaklarını araladı adil yıldızların arasından kaydı…  O halde kutsal dağlara saygı ile çevirmeli kurtlanmış benliğini, çimmeli dağın suyundan paklanana dek!

 Bir gün yine aynı fikirle, ruhla ve sadakatle adil olana uyandı. Fakat gün artık var olana engellenen gündü. Güneş artık doğmak için değil, bir sonraki gün batmak için göründü. Aydınlık karanlık yüzüyle çıktığı sahneden indirildi. Beyaz çukurlu yüzü bile kirletildi, bir daha aklanmamak üzere suçlanmak için. Var olan artık hiç var olmamaya itildi. Gün dönümü eskimiş dekorları yıkmak için doğdu, battı ve yine doğdu. Gün batımı erken çöktü karanlığın üstüne, bir intihar gibi saplandı huzurlu ruhlara. Marazi masumiyeti bile yerle bir etti. Girdi bir kere bulandırdı aklın sularını, kendi kendini bile suçla istedi. Var oluş bir suç olmadığı halde! Bir pazar sabahı kahvaltısı keyfi bile vermedi. Yıkılan dekor eskisi gibi olmayacaktı. Bu duyulur dünyanın imkânlı olmayan tek haliydi. Huzur kaçmış köşe bucak saklanmış, artık modern yaşamın olanakları acılı yokluğa, suçlayıcı bir umutsuzluğa dönüşmüştü.

Gün dönüyor ak kara birleşiyor griyi buluşturuyor, kulaklarda fısıldıyor: “Artık özgür değilsin! Hiç gökyüzünde uçmamış gibi…” Her ne meydana geliyorsa senden artık bir şey gelmeyecek, senden çıkmayacak sana ait olan, son bir kez bile… Sıradanlığın karmaşası içinde kaybolmak bile hakkın değil. Yudum yudum kahve içmek, birkaç satır okumak ya da üstüne bir şeyler karalamak sakin loş bir kafede… Bir kez bağlanmış hiç kurtulamayacak olana. Çare yalnız sevmek!

Bilinen, duyulan- söylenen her ne varsa sonsuz sürekliliğin ve büyüleyiciliğin sardığı bu taş sokaklarda; elleri cebinde yürüyen dikeldiği müziğe bile kulağı kesmeyen bir mahpus ruh, suçunu bilmeyerek engelleniyor varoluşun sessiz dansına…

“Şimdi şu duran tabloya bak! Hep hapsedilmiş olana, öyleyse bir daha bak, hep onda kalmış hiç kaçamayan sonsuz kayboluşa bak. İki soluk ağaç, bir akamayan nehir ve ne doğan ne batan bir güneş. Yalnız kararmaya hevesli bir gün…”

Hep kararacak ihtimali olan gökyüzünden de bak, aydınlığa kavuşamayacak yeryüzüne bak. Örtünecek bir daha göstermeyecek, yeşile boyamayacak ovaları, kutsal dağların kadife kokan çiçeğini bile küstürecek hiç açtırmayacak. Hepsi birden neşesiz, ruhsuz müziğe dönüşecek…

İşte bu an yıldızların doğuşuna koşuyor kapıyor gözlerini, gecenin sardığı ayı bile saklıyor hiç ışımamışçasına. İşte o an erken çöken karanlıktı. “Erken çöken karanlık ne aydınlatır ne gün batırır, uzamsız -zamansız hiçliğin kayboluşunda orada öylece asılı kalır.” Bir suç gerekli yerle bir olsun bu korkunç durağanlık! Hasretini bile çekmesin, tan kızıllığını beklemekten bile vazgeçsin. Yok-oluş dile gelsin başka hiç bir istenci olmamış gibi…

Durdurun dediler durdu. Suç durdu, rüzgâr durdu, tanrısal ışığın yağan şelalesi bile durdu. Tek bir edim bile yoktu. Kulaklar hiç olmadığı kadar sağır ve yoksul kaldı. Burnu açan nanelerin kokusu dahi yoktu. Hissedilen yaşanılan tahammül edilen tek bir koku dahi yoktu. Işığı bile koklayamaz oldu; daldaki yaprağın, titreyen damlanın, hakikatin kokusu dahi yok oldu. Kaybedildi tüm varoluş. Bir daha gelmeyecek olan suçlu oldu. Parlamış sisin arasında öylece yok oldu…

Bu haykırış bu kulakları kesmeyen bir haykırış, zamansızı delen bir haykırış. Nerede ise bilinmeyen orada, var işte! Hakikat ise bu eğer bir an bile düşünmeden gitmeli. Hatta sürünmeli peşinden ayaksız bir yılan gibi… Suçsuzluğunu ilan etmeli; dağ, deniz, gök hep bir ağızdan aklamalı hakikati…

“Biri var uzakta. Bu ki kendi gölgesine atlayan, suçluyu bulan kişi. Kendini nasıl da buldu! Hatta hırladı vahşi, gölgesinin boğazını bile sıktı. Birden kanun koyucu oldu.” Nasıl da paraladı kendini bulmak için, ama henüz tanıyamadı. Sudaki yanılsamasına mı bakması gerek? Bu yeterli olur mu? Kendi gölgesine bile atlayan ruh, aynadaki yüzünü de parçalar. Peki, nasıl anlayacak suçu suçluyu? Kan görmeli elleri elbet, bu en açık-seçik şey. Sonra vicdana hal hatır sormalı nefes kesmeli pür dikkat, öğle güneşinde bile başından kızgın ateş geçmeli…

Anlamıyor, duymuyor susuzluğun kokusunu dahi alamayan zamansız hakir kalmış ruh. En uzağında aradığı şey aldığı nefesinde hatta kasığının içinde görmüyor, o halde kör kalmış birde sağır. Olacak iş değil, hakikati kör ve sağır kulakların araması! Fakat adalet terazisini tutan kadın hem kör hem de sağır değil miydi? Maalesef ki kimse bu vakitten sonra hakikatin suçsuzluğunu ve kefaretini yeryüzünde ödeyemez!

Ertesi güne erteler zamansızlığın içinden ruh. Bu dünya artık aklanamaz! Gurur ön yargı, akıllı budala, kaybolmuş yerini bilen; her ne ki yüzeye çıkmış o ki hiç görülmemek için oradadır… Hakikat, duyulur olanın ötesinde, yeşil dağların en tepesinde, karın yüceliğinde yanan kutsal defnenin gözyaşındadır.

Kelimenin her anlamıyla deli danalar gibi aklanmaya koşan her kimse, sonsuz dalganın dinginliğinde kalmalı her bir uzvuna dek! Dağlardan uzaklaşmamalı her çiçeğin suyundan içmeli, karın soğuğuna da aldırış etmemelidir. Çünkü burada kentin demir saraylarının paslı kokusuna bir nefeslik dahi yer yoktur. Kalabalığın sessizliğindeki titreyen korkaklık da yok. Dağların mahcup nehri, yanık kokan çoban türküsü vardır. Hakikatin duyulduğu hakikatin söylendiği tek gök gökyüzü oradadır. Sinizmin ve yeniden üretimin kahredici- boğucu yorgunluğunun kararmış bulutları uğramamış oraya, hiç balta girmemiş ormanlarına keskin. Her şey olması gerektiği kadar yumuşak, temiz ve parlak. Suçsuzluğun yükünü omzunda taşıyan deve dahi otlar ovalarında. Kırlarda kükreyen aslanın sesi dahi duyulur. Artık sağır kulakların yoksul zamanı akar, hem de bir geyik gibi aydınlığa koşar, kırlangıçla bile yarışır…

Bir duran var, kaşları çatık ve suskun. Hem bekleyen hem de kibirli biri. Aynı zamanda koşmuş suçsuzluğunu aklamak için fakat elleri hala kanlı, nehirde yıkamış yıkamış da arınamamış. Geldiği yolun kokusunu bile getirmiş ardından kireçli yağı, paslı demiri, dikenli kurşunu da. Cüreti aşikâr fakat bir daha dönemez ya aklanacak ya da bir daha konuşamayacak. Susmalı geri dönülmez, kirletilmez alana!

  Kutsal dağların kızgın kartalı yargıç;

  Üstünden geçti, dik bir o kadar kasvetli bir bakışla.

  Bir çığlık sonra, aklanmış bir sessizlik!

  Kırlangıcın küçük göğüs kafesindeki yorgun kalp çarpıntısı…

  Başka ses yok! Soluk yok, artık suçta yok, suçsuzluk da yok!

MELANKOLİK NOLSTALJİ

Yeniden merhaba umuduna sarıldığım adam.
Öncelikle kusura bakma seni bu kadar beklettiğim ve umutta bıraktığım için… Eğer bahane olarak kabul edebilirsen içimde sana ve yaşantına duyduğum o aşırı merakımı biraz olsun gizlemek istedim aslında. Çünkü ben sanata ve yaratmalara gebe kalmış ruhları hep merakla gözlemlemek istemişimdir ve böyle insanlara duyduğum hayranlıktan ötürü bende yeniden yaratma cesaretini umut eden biri olmaya çok çabaladım bu dünyada… Beklentim kimilerine göre yok, ya da kimilerine göre de oldukça çok, ama bana göre beklentim haddimin ve sevgimin de çok ötesinde sürekli ölümden ibaret. Melankolik olmak değil niyetim sakın ha yanlış anlama benim derdim sadece ölümün cezbedici dehşeti karşısında neden yaşamı seçmem gerektiğinin sorgulamasıdır. Tüm meselem de bu dünyaya dair neden daha çok şey yapmalıyım ve neden hala umudun tozunun dahi kalmadığı bu dünya için mücadele etmelimiyimin derdindeyim. İşte seni bu yüzden de gözlemliyorum yapıp etmelerine dikkat kesilip siyah beyaz gerçekliğini daha umut vaat edici buluyorum. Şiirine sarılıyorum en çokta tonuna, akışına sel gibi kapılıyorum. Direnç dahi göstermeden kendimi boşluğa bırakmayı seçiyorum… Şimdi de olacak tüm bu karmaşa ve mücadelemiz için silah-kılıç kuşanmış bir halde hazırolda bekliyorum. Bir işaret bekler gibi olan bakışlarında bakışlarımı ört istiyorum ki dünya bir sanatçının yeniden inşa ettiğini bir tiyatro sahnesine dönüşsün. Öncelerden gördüğüm ve bildiğim tüm renkleri kokularını al benden, siyah beyaz iki tonuna sığdır o nostaljiye duyduğun özlemini de benim sevgime kat istiyorum… Bana gözünden izlet kurgulanmış gerçekliğini ve bana bir daha asla hakikati ve renklerini gösterme özellikle de kırmızılarını. Artık bir renk dahi verme bu yeryüzüne, al tüm ihtişamını boz dünyanın akıp giden canlılığını… Önce kokusunu kes nefesime girmesin ve bana bir daha yaşam dolusu şevk vermesin diye! Ardından kör et duyularımı renklerimin beyazlığına siyah lekeler sür ki bir noktanın kaderi kadar küçülen var oluşum yitirilsin, yerine yokluğun yırtıcı darbesine duyduğum öfkem küflenmiş özümden etsin beni… Ve dansımıza başla ardından ama önce bir şiir dinlet bana hemen ardından dansa kaldır ruhumu iyiliğim kötülüğümden çıkmalı ki aynı karından doğup kardeşine hasret kalanlar kavuşmuş olsun.

İki ayak yan yanayız şimdi seninle; bir ayak geri ve ikinci ayak ileri, başın gibi dik ve asil olan yüzün geçmişe dönük çünkü geleceğini kurtaracak olan Mesih’in yolundan gidiyor. Geçmişten kafasını ve bağını koparamayan bedeninin ayak iziyle dünyanın gelip geçiciliğine çomak sokan ve çarkını durdurmaya çalışan da kim? Şimdi dansıyla dünyayı birbirine katan delik deşik edilmiş ruhta kimin? İşte bu nostaljik el de senin. Onu tutup dansa kaldıran da benim elim olsun mu? Eğer istersen tüm bu olanaklılık bir zorunluluğa da dönüşebilir.
Ben, korkaklığını apaçık itiraf ederek arkana sığınmış bir soytarı değil, umudu avucunun içinde saklayıp kollamayı hala başaran bir küçük tanrının çırağı olmaya hevesliyim sadece…
Söyleyeceğim öyle çok şeye rağmen az konuşabilen biri olarak diyorum ki, bir dahaki sefere suskunluğumu konuşturman dileğiyle görüşmek üzere…

MODERN ÇAĞIN KURBANI “MUHTEŞEM DOKUZUNCU”

Film incelemesi: Otomatik Portakal, Yönetmen: Stanley Kubrick

Kitap incelemesi: Otomatik Portakal, Yazar: Anthony Burgess

Sevgi Ozan

“Tanrı ne ister? Tanrı iyiliği mi ister yoksa iyi olma seçeneğini mi?”[1]  İnsanlık durumlarında seçimimizin dışında zorlandığımız her türlü eylem, fikir ve benzeri tutumlar toplum yararına ve kötülüğü önlemek adına yapılır. Burada mevcut durumların meydana getirdiği olguların tamamı ise dayatmanın meşruluğu ile ortaya çıkan zorbalıktan başka bir şey değildir. Toplum ve iktidar genel geçer yaşamın meşruluğunu ilan etmek adına genel olan için “temsili iyilik” dediğimiz ideal tipi yaratır. Bu ideal tip hayatın içindeki belli belirsiz seçimlerinin iradesine sahip değildir ancak toplum tarafından güdülenerek bir takım değişimlere uğrayabilir. Bu değişimler ki toplumun iyiliği adına yapılan eylemlerin sonuçları gereği yıkıcı bir etki yaratmaktadır.

Bireyin salt kendi tercihiyle eylemde bulunmasına izin vermeyen “ısrarlı iyilik dayatması” toplum yararına kötülüğün temellerini atmaktadır. Meşru iktidar biçtiği töresel değerin doğruluğunu kabul ettirmek adına seçimin kendisine doğrudan bir hamle yaparak bireyi saf dışı bırakır. Karşımıza çıkan bu özgül seçim sorunu da bizi başka türlü yollara sevk etmektedir. Bu yolların başında bireyin kendi seçimiyle karar verdiği herhangi tutum ve davranışta içsel yasayı mı yoksa dışarıdan bir yasayı mı gözettiğini incelememiz gerekmektedir. Toplum yasaları ve deneyimle gelen tüm öğrenmeler sınırlandırılmış bireyin içsel yasasına başvurmasına engel olmaktadır. Bireyin karşılaştığı bu engeller önceden belirlenmiş durumların müdahalesiyle ahlaki ilke olan vicdan kavramına ket vurulmasına da neden olur. Tüm bu ket vurmalar samimiyetsiz ve vicdansız kalmış modern çağ kurbanlarının önüne geçilmez biricik kaderi olacaktır. Sıkıcı tanımlara başvurmamak gerekirse kısa bir örnekle, bi dolu iyilik tantanasına hevesli olanlar için tıpkı karınca yığınlarının kutbun sert rüzgârlarında dahi kışa saklayamayacağı yiyecekleri taşıması gibi kararmış iyiliklerin seçilmiş ilkeleriyle çöküşe hazırlanıyor. İyiliğin felaketiyle süslenmiş geniş duvarlar yaratılışın kutsalına küfür ederek bir başka tanrı olmayı ilan ediyor kendince!

“İyilik seçilen bir şey olmaktan çıkınca insan seçim yapamaz hale gelir ve insanlıktan çıkar.” [2]Bu demektir ki Tanrıyı ancak vicdanla kavrayabilen insanın içsel yasasına karşı gelmesi insanı Tanrıdan da uzaklaştırır. Tanrıdan uzaklaşan insan, Tanrının parçasından aldığı ussal ve içsel koşullanmalarını arkasını dönerek bir daha yeşermeyecek tohumlarını kızgın ateşte başıboş bırakmış olur. Vazgeçilmiş özgürlük ve seçim Tanrıdan da kaçarak seçimsizler dünyasını ortasında tedirgin gözlerle çevrili kala kalmıştır.

İsa’dan bu yana gelip gelmiş olan kutsal söz şöyle der: “Eğer ki biri sana tokat atarsa öbür yanağını çevir” [3]. Bu kutsal sözler modern çağ kurbanı olan her bireyin genelin iyiliği adına vermeyeceği veya feda edemeyeceği ne bir yoksulluğu ne de çürümeye yüz tutmuş bir bedenin olamayacağını kanıtlar. Genelin iyiliği adına yapılan birkaç yoksul, kimsesiz ve fabrikayla çevrelenmiş bireylerin cansız bedenlerinin tuhaf alkışların arkasına gizlenmiş yalancı mutluluğuyla iyilik övgüleri dört bir yanda yankılanmaktadır.

“ İyi bir insan çokta hoş olmayabilir, hatta iyi bir insan olmak korkunç olabilir”[4]. Bu söylem Otomatik Portakal adlı romanda geçen seçimsiz iyilik kavramının altını çizerek üstünde kafa yormamızı gerektiren salt iyiliğin koşullarını bize yeniden hatırlatıyor. Koşullanmış iyilik problemi bireyin ruhsal durumunda özgür seçimlerine karışarak iyiliği bulandırmış kötülüğü ise yüzeye çıkarmıştır. Yüzyıllardır aşkınsal ve ideal iyilik ereğinin üst insana atfetmiş olduğu değerler aklın sınırlarıyla modern dünyada yeniden üretilmiştir. Kant’ın ödev ahlakına baktığımızda iyilik probleminin hem birey hem de toplum içinde uzlaşmaz bir gerilimle sürüp gittiğini görmekteyiz. Birey bir eylemde bulunurken maksimiyle evrensel ahlak yasası arasında bir uyum yakalamak zorundadır. “ Öyle eyle ki eyleminin dayandığı maksim evrensel olsun.”[5] Bu uyarıcı ve yönlendirici evrensel ahlak ilkesi, koşulların gerektirdiği her durumda her bireyin aynı eylemi gerçekleştirmesi anlamına gelmektedir. Fakat karşımıza çıkan toplumsal ahlakın yararına yönelik seçimsiz iyilik Kant’ın evrensel yasasıyla örtüşmemektedir. Çünkü Kant’ın ahlaki yasası bireyin içten bir istençle eylemde bulunarak dışsal olanla kendine yeni bir biçim kazandırmasını buyurur. Bu biçim ki, bireyin zorlayıcı iyilik ilkelerine başvurmaksızın sentezleşmiş yasalarla dışarıdan belirlenemez eylemlerde bulunmasına sebep olur. Böyle bir yasa sonucu yapılan tüm eylemler kötülüğün ortaya çıkışı ve öğrenilmesinde temel kaynağın sorunlarını tespit edilmesinde yardımcı olabilir. Tüm bunlardan elde ettiğimiz sonuçlara göre yapay bir baskı mekanizması ve toplum yararı geri planda kalmaktadır. Tanrı’nın buyruğu ve kutsal birliktelikle kişi kendi başına vicdani ahlak ilkesine uyarak iyilik eğilimi göstermektedir. Bu doğrultuda eyleme dahi geçmeden önce kötülüğü, zorbalığı, şiddeti ve aykırı olanı zihninden, dilinden geçirmesini önceden engellemiş olacaktır.  İyiliği ve kötülüğü öğrenen beden için de aynı durum söz konusudur. Sakınılan eylemin birey tarafından istenmesi kötülüğün öğrenilmesinde ve yaygınlaşmasına neden olan koşulları da beraberinde getirir.  Fakat karşı karşıya kalınan iyiliğe zorlama eylemi bizi şiddetin ve suçun olmadığı bir toplumla ödüllendirmek yerine; insanın yaratılışı gereği içinde filizlenen vicdanının tüketilip yitirildiği soysuzlaşmış bir topluluğu meydana getirir. İyiliğin gerçekleşmesi bir iktidar eliyle ya da övgülü konuşmalarla değil de, ancak salt iyilikle ruhun ve bedenin uyumuyla gerçekleşen içten antlaşmaların doruğunda yüceltilebilir ya da sürdürülebilirdir.

 Kişinin içten gelen hakikati doğası gereği kötü ya da iyi olsun maskesi düşürülmüş hayatını yeniden sorgulamak isteyecektir. Kötülüğün iradesi göz ardı edilmezse eğer başkaldırının tohumlarını da ekebilir. Kendi dışındaki yasaların içinden çıkmak için başvuran birey yıkım süreciyle kötülükle yüz yüze gelir ve bu kötülük varoluşsal problemi olan huzursuzluğunu alt edebilir. Bağlantısızlığıyla isyan eden birey yeniden doğuşun kapılarını aralayabilir. Eylemdeki sadeliğin iyilik ve kötülüğün ikilikleri üzerine kurulmuş modern çağın kurbanları tıpkı Platon’un Mağara Alegorisi’ndeki gibi perdeli, bulanık ve yer değiştirmiş yüzlerin maskeleridir. Modern olmaktan kaçamayan modern birey, fabrika renklerinin değişmesiyle oluşan yükümlü hapishaneler ve yatalak hastanelerin etrafına çevrelenmiş insan yığınlarını iyileştirmek adına bitimsiz intihara sürükler. Tek tip kurbanların gelecek nesillere miras bırakıldığı yerle bir edilmiş insanlık “uygarlığın huzursuzluğuyla”[6] baş başa bırakılır. Henüz hastalığa bulaşmamış olan ruhları ve bedenleri toplumun çılgın kalabalığındaki kahkahalarıyla delirterek, aklı ve vicdanı sürgüne gönderiyor. Bilinçli kötülüğün kusursuzluğu, bilinçsiz iyiliğin aksaklığı eylemler fırtınasını kasırgaların içinden geçiriyor. Alkışların çevrelenmesiyle iyiliğe zorlanan vicdansız bedenlerin kaderi Tanrı ‘sız toplumun değiştirilemez buyruğudur. Yakın ölüm, dayanılmaz suçların göbeğinde kan kırmızı sabahların izlendiği suları bulandırıyor. Ardı arkasına gelen kusmalar, tek çare olarak mutlu ölüm[7] Vücudun kendi şiddetini onayladığı fakat bir başkasına çevrilen kötü niyetin izleri nöronlarında bile titreşmesine izin vermemektedir. Sıska bedenciklerin kötülük fikrinin seçimlerine karar verememesi dahi modern hayatın kaderinin mahkûmiyetinden gelir. Kazanılan iyilik, kötülüğün def edilmesiyle karmaşık ilişkileri beraberinde getiriyor. Kendi içinde büyük çatışmalara maruz kalan modern birey iyilik ve kötülük eğilimlerini iç muhakemeye başvurmamaksızın hali hazırda doğrudan kabul etmek zorunda kalır. İrade ve vicdan artık bu dünya için olanaklı değildir. Kaderlerin Tanrı elinden alındığı yaşam, son modaya uygun giyinen beyaz gömlekli, siyah takımlık uygarlığın parmaklarında çürümüş portakallarıyla oynuyor!

Seçim, istenç, akıl ve vicdan bu kavramların uyumunun getirdiği ahlaki ilkelerin eski kalıntıları artık modern dünyanın yıkık betonlarında gömülüdür. Tek tipli üretim malları haline gelen gençlilik-yaşlılık, gelenek-görenek biçimlerindeki sualsiz iyilik, İsa’nın çarmıha gerilmesiyle düz bir çizgide aklandı. Suçuna ortak olarak ahlaki seçimler yapabilen şaşırtırcı fikirleri de yüzeye çıkmamak üzere suda boğdu… Bedenlerin akışını sağlayan su suçla, ruhların asil ve iyilikle dolup taştığı akıl ise şiddetle yıkandı. Tecavüz şiddet ve hırsızlık gibi alkış, ıslık ve övgülerle çevrelenmiş tüm bu suçlar maalesef dokunulmaz milletvekilleri gibidir. Kökenlerine indiğimizde ise, soysuzlaşmış son moda çağ yöntemlerinden konuşalım öyleyse! Durdurulamaz arzu ve şehvetin önüne geçmek için katilin ya da suçlunun kafasını uçurmak; uçkurların bilimsel şırıngalarla alaşağı edildiği fikrine kapılarak kötülüğün yok edilişinin yanılgısıyla iyililik söylemleri dört bir yanda aptal kutusundan haykırılıyor! Suçsuz dünyanın sırıtan katillerinin kefaretini ödemek zorunda kalan modern çağın kurtarıcıları İsa’nın havarilerinden çıkar. Dünya yurttaşlığının savunucuları olan beyaz yakalılar siyah takımlık Gucci’leriyle davalarının haklarını veriyor! Kutsallaşan İsa’nın yan sanayileri Çin mallarıyla kaplanmış metallerini özgürlük adına kadeh kaldırıyor! Parıldıyor elbiseliler, daha şık son moda yakalılar, koparıyor kıyameti barış adına, her şey insanlığın, toplumun refahı ve düzenin selameti için… Alkış tufanı dört bir yanda şakşakçılar beyazlar içinde. Ah modern çağın kurbanı, cellâdı, hırsız katili olan yoksul suçlular. Kimin iyi kimin kötü olduğu henüz belirsiz olmasına rağmen yoksulun yakasına yapışmış suç ensesinden konuşmaya başlar.  Der ki, suç yalnız senin eserindir yoksulluk! Peki, kim karar verecek suç ya da suçlunun kimin üstünde kalacağına? Tek bir uzun elin insanlığı çepeçevre kavrayışıyla tespit edilebilir mi? Yoksulluk baş gösterene suç koşulsuz aktarılır. Otomatik yazgısını sürdüren değişimli iktidar, iyiliğin savunucusu ve suçun karşısındadır daima! Toplumun onayından geçmiş eylemler dışında nefes alamayan birey, insan olma hali dışına taştığı her an itibariyle bir sabun köpüğü gibi sulara karışarak yok olup gidecektir.

Modern mekanizmaları çalıştıran ve durduran şatafatlı budalalık, arka sokakların kanalizasyon çukurlarında değil şehrin tam da göbeğinde boy gösteriyor! Kafasını bir başka yana çevirmeyi bile akıl edemeyen karınca sürüleri gibi “sadece iyilik yapan küçük makineleriz biz”. Otomatik Portakal adlı yapıtın hem kitabında hem de sahnede izleyiciyle buluşmuş[8] halinde bize apaçık bir çağrıyı henüz başımıza gelmeden önce göstermek istiyor. Amaçlanan fikir, edim ve tavır gençliğin çevikliğinin arkasında gelen kötülüğü yakalama ve onunla bir olma arzusu yüzyıllardan beri nasıl da pekiştiğini gözler önüne seriyor. Bu arzunun karşında tiksinti duyulan zorunlu iyilik eski yüceliğini kaybederek bıkkın bireyin gençliğinden kaçacaktır. Modern yaşlı birey işte bu hareketliliğin ve canlılığın sönükleşmesiyle başkaldırma cesaretini artık kendinde bulamaz. Zorunlu iyiliğin etrafında bir avcının avını gözetlemesi gibi genel iyiliği çevreler kıskaçlı toplum. Beyazlı bastona kavuşan yaşlılık kötülüğü arzu etmek ya da iyiliği seçme fikrine kapılsa, bir zaman sonra toplum dahi izin verse bu seçime etin başkaldırısı tarafından doğrudan engellenecektir. Ta ki soluğu tükenene dek…  Özlemlerin gençliğin durdurulamaz öngörüsüzlüğüyle çakıştığı, seçimsiz eylemlerin kötülüğün arzusuyla yanıp tutuştuğu mahrum bırakılmış özgürlük yaşlılıkta tek bir çırpıda alt edildi.

Filmin son sahnesi bir kötü bakış ve ilerisinde zorba isteklerin ayyuka çıkartıldığı izlenimini uyandırırken; kitabın son kısmında ise tüm bu çabalarından zaferle aklanmış gençliğin son umudu, modern dünyanın seçimsiz süslü hayallerine özlem duymaktan ibaret olacaktır.

Kaynakça

Anthony Burgess, Otomatik Portakal, Çeviren: Dost Körpe, İstanbul, İş Bankası Yayınları, 2016

 Stanley Kubrick, Otomatik Portakal, A Clockwork Orange, ABD, 1971

Sigmud Freud, Uygarlığın Huzursuzluğu, Çeviren: Haluk Barışcan,  Can Yayınları, 6. Baskı,2017,

Albert Camus, Mutlu Ölüm, Çeviren: Ramis  Dara, Can Yayınları, 20. Baskı, 2018


[1] Anthony Burgess, Otomatik Portakal, Çeviren: Dost Körpe, İstanbul, İş Bankası Yayınları, 2016( syf:84)

[2] Anthony Burgess, Otomatik Portakal, Çeviren:Dost Körpe, İstanbul, İş Bankası Yayınları, 2016(syf: 73-74)

[3] Anthony Burgess, Otomatik Portakal, Çeviren:Dost Körpe, İstanbul, İş Bankası Yayınları, 2016(syf:114)

[4] Anthony Burgess, Otomatik Portakal, Çeviren: Dost Körpe, İstanbul, İş Bankası Yayınları, 2016(syf:84)

[5] Kant İmmanuel, Pratik Aklın Eleştirisi, Çeviren:  İ.Kuçuradi, Ü.Gökberk, F. Akatlı, Ankara: Türkiye Felsefe Kurumları Yayınları. 1994( syf:35)

[6] Sigmud Freud, Uygarlığın Huzursuzluğu, Çeviren: Haluk Barışcan,  Can Yayınları, 2017, 6. Baskı

[7] Albert Camus, Mutlu Ölüm, Çeviren: Ramis  Dara, Can Yayınları, 20. Baskı, 2018

[8] Anthony Burgess, Otomatik Portakal, Çeviren: Dost Körpe, İstanbul, İş Bankası Yayınları, 2016, ( syf: 136-137)

DUYGU SORUNSALLIĞI: SEVGİ YİTİKLİĞİ ÜZERİNE

Sevgi OZAN

Çok uzun yıllarımı kapsayan, önünü ardını kestiremediğim belirsiz zamanların içinde yitirilmiş sevgilerin boşa gittiğini görmek, beni oldukça derinden sarsıyor. Her şeye, kendime ve insana en baştan başlamak istiyorum. Başlangıç noktam ne mi olacak dersiniz? Bu merkezde yatan ve giderilmesi olanaksız bir açlık!  Açlığını bilmeyen bir obur kadar kemikleri sayılı yoksul çocukluğa göz atmadan geçemeyeceğim doğrusu.

Çocukluk bilindiği üzere insan hayatı için özel bir dönemdir. Bu dönemin özelliklerini genel olarak bir taslak halinde aktaracak olsaydık dünyaya ve onu saran çevresine duyduğu kaçınılmaz meraktan ötürü dikkati üstüne çekmek isteyen, çocuksu sevgi ve ussuz hareketlerinden bahsetmek gerekecekti. Gülüşmeler, yaramazlıklar vb. hareketler sevgiye katılmak ve onun değerli nesnesi olmaya duyulan açlığın göstergesi olarak, ilkel var olma eğilimlerini sunacak bizlere.

Çocukluğun ilk evresini yüzeysel ve derinliğine inilmeden önemsiz bir konu gibi geçmek ancak yetişkin(akıllı ya da uslu) bilimlerin daha ciddi işlerin üzerinde durmak istemelerinden kaynaklanır. Fakat yakın yüzyılların çocukluk ve onun sıralı(dizgeci anlayışa göre) evrelerini incelemesiyle bu dönemin psikolojik verileri günden güne artmaya başladı. Bu dönemin temel karakteristik özelliklerinden dişil ve eril yavrunun ‘doğası gereği’ farklı bilinçlenme, tanıma– tanınma sorunları olduğunu saptar. Kişiliğin oluşumlarındaki bu vb. anomilerin geleceğin yetişkinini oluşturan katkısı nedeniyle üzerinde hala önemle durulmaktadır.

Şahsi fikrimi beyan ederek bilimlerin verileri üzerine 21yy. Aristokratları gibi çokça durmayacak olsam da işin aslı şudur ki bebeklik, çocukluk ve ergenlik gibi evrelerin her biri insan yaşamı ve onun algılama şekli üzerine bir grafiği oluşturan dönüm noktalarıdır. Özellikle de bu taslak evrelerin yaşandığı koşullarda kişiliğin oluşmasında yatan temelleri neden sonuçlara göre (olumlu-olumsuz)  kişilik tespiti konusunda bizi yönlendirecektir. Bu kişilik oluşumu ister olumlu-olumsuz ister normal-anormal gibi kavramlarla açıklana dursun burada üstünde durulacak bir nokta varsa tanınma ve bilinçlenme aşamasındaki sorundur. İlk doğumdan ölüme dek sürecek olan bazen dar bazen de geniş zamanda gerçekleşen bir inşadır. Bebeklik ya da ilk çocukluk dediğimiz bu dönemde Freud’un da belirttiği gibi erkek çocuk için oidipus kız çocuk için ise elektra kompleksinin yaşandığı süreçlerdir. Doruk noktasına kendini koyup öteki şeyin karşısında olmakla kendi benliğini oluşturmaya çalışan bu erkek çocuğun sanıldığının aksine otomat bir canlı değil de rastlantısal olmayacak kadar bilinçli davranışta bulunduğu örnek gösterilebilir.  

Fark edilme, duyumsanma ya da kanıksanma amacıyla sevgi-nefret (özce temel duygular) gibi duygular henüz olgunlaşmayan bireyde içsel bir diyalektik meydana getirecektir. Erkek çocuk anneye duyulan güdüsel arzuyla sevgiye yöneldiğinde, babayı da nefret nesnesi haline getirerek evdeki(dünyadaki) yerini kanıtlayan hamleyi görünmez bir düelloyla gerçekleştirmiştir. Aynı durum kız çocukta ise sevgi-nefret nesnesini yer değiştirmesiyle anneyi nefret nesnesi, babayı da kabul nesnesi olarak belirleyecektir. Her iki cins kendisi için tanındığı ya da kabul gördüğü yerde statü ve önem kazanarak ‘varım’ hissini uyandırmış olacaktır.

Yüzeyselde olsa Freud’un bu öğretisinde bilimsel ve işe yarar bulduğum yönü su bir götürmez gerçektir. Lakin şimdilik bunları bir kenara bırakıp soruşturmanın farklı derinliklerinde yöneleceğiz.

Sevgi ve onun yitirilme korkusundan doğan şiddet üzerine…

 Bu korku belki de henüz dünyaya nefes vermemiş bir embriyonun tanıştığı ilk korku olabilir mi? Bu fikrime bilgiçlikle itiraz edenleri duyar gibiyim. Haz nesnesi olan ve yaşama güdüsüne engel teşkil eden her unsur ancak ilk korku için mantıklı ve yerinde bir cevap olabilir. Size soruyorum okuyucularım, henüz uzamsal varlığına yeni kavuşmuş bir oluşumun korkusu, nesnesi olmayan bir kaygıdan doğabilir mi? Hem de ilk anda! Ya da bu nesne ilişkisinden doğan ilk yankı(çığlık) nesnesi olmayan bir korkuya yerini bırakabilir mi? Hem de bundan oldum olası kurtuluşu olmayacak mıdır? Bu korku herkesin bilmesi gerektiği üzere umutsuzluktan kaynaklanan, nesnesinin ne olduğunu kavrayamadığımız kaygı ve onun bozukluğundan başka şey değildir. Bilinmelidir ki umutsuzluğun daimi kaynağı kaygıdır. Bu kaygının temelinde varoluşu mümkün kılan, bu sevgiyi koruma ve onu kaybetmekten duyulan öfke ve kin gibi nefretten doğan endişeli bir tavır meydana gelir. Bu durum yaşamış-tükenmiş her birey için geçerlidir. Sevgiyi koruma, ona sahip olma hatta onu her şeyden esirgeyecek kadar aklımızda ve duygularımızda yer verme hareketi tıpkı şuanda benim yaptığım gibi satırlarımın arasına girip çıkılmaz sorularla beni de rahat bırakmıyor. Kaçışı olmayan bu duygulanımların sonu hiçte gelecek gibi de durmuyor.

Umuyorum ki hatırınızda kaldığını düşündüğüm metnin başında da irdelediğim bir açlık belirtisini vardı. Bu açlıktan kaynaklı sevgiyi koruma ve yitirilmesindeki korkunun insan ruhunda(artık bir bebek ya da çocuk ruhu da olabilir) nasıl bir gerilimlere yol açtığını analizlerle de detaylandırmaya çalışacağım. Bir şey var ki söylemeden geçemeyeceğim, hangi konuyu ya da olguyu kaleme alırsam alayım habersiz bir buluşma gibi yolda rastgele kendimle karşılaşıyorum. Kendimi ve öznel duygularımı araya sıvıştırmak gibi bir hilekârlık yaptığımı asla düşünmeyin. Bu yaptığım çirkin, ayıp ya da hesaplı bir davranış olamaz çünkü bu bir giz değil aksine küçümsenecek değersizlikte de olsa tüm bu şeffaf duygulanımlar yalnız benden çıkmaktadır. Ola ki bir gün buna benzer satırların izini sürecek olursanız (isteğe bağlı elbet) bu gibi duyguların kahramanı yine sıradan bir insan yaşantısı ve onun duygusal derinlikleri olacaktır(tıpkı benim sığ yaşantım gibi). Bu yüzden izini bırakmadan sürünemeyen bir salyangoz gibi bende kendimi takip ediyorum. Ne olur hor görmeyin beni! Belki de bu amaçla sizinle bir takım duygular paylaşıyor ve kendimi açmış oluyorum.

Konuyu asıl mesele olarak gördüğüm ve irdelemek istediğim sevgi yitikliğine getirdiğimde ise metafizik konuların kucağından bilime ve sanata atlayan, bir ilahiyatçı ya da felsefeci olarak ilgi duymuyorum asla. Asıl ilgim bu kaygının başlamasıyla çözümündeki olanaksızlığın içinden kendim de dâhil olmak üzere herkes adına çıkmak istememdir. Kişiselliğin yanı sıra genel bir duygu soruşturmasının ötesine doğru uzunca bir geri gidişle, ilk doğumun kaygısındaki nesnel acı(ciğerleri yakan oksijen) temelde salt varoluşsaldır. Çünkü karşılığını bulmak isterken duvara çarpmış bir yankı hissi uyandıran bu semptomlar, devasız bir hastalık kadar acı vericidir.

Sevgi nesnesi olma, sevgiye değer olma ve sevginin korucusu olma gibi erdemli davranışlar;  ister niceliksel ister niteliksel olsun sevginin artıp ve azalan değişimindeki bu kıskaç, kişiye karşılığında daimi yoran ve yıpratan ıstıraplar bahşedecektir. Bu gerilimin usandırıcı yanını da unutmamalı! Ölüme dek sürecek yangın külleri arasında kozun hiç sönmeyişine yeter artık son bulsun dedirtecek cinsten kasvetlidir çünkü. İçimizde dinmeyen bu sevda ateşinden koru bizi! Sevginin yokluğunda belirsiz çıkmazlarla yükselmek en az nefret kadar usandırır insanı. Mücadele zor, kandırılma bin kat daha güçlü olacak. Gerilimin ipinde dans edenin varsın ayakları hep yansın! Acı, sevgiyi hak edilebilir hale soktukça sevgiden hep kaçan, saklanan ama peşinde koşmadan durmayan bağımlılara dönüştürecek bizleri. Sadece bir anlık sevgi(varlık) bir ömürlük nefrete(yokluk) bedel olabilir mi? Bu biçilmiş değer, seçimleriyle yanıp tutuşmaya karşı arzunun kucağından azabın koynuna atılacak. Bile bile lades! Ki bilinir bu ama durmaksızın istenecek olan yine de bu kör istenç!

Tüm bunların yanı sıra, sevgiye değer nesne olarak uygun bulunan ‘o şeyi’ bir çeşit sınavlar ve uygulamalara tabii tutacağız ya da aynı şekilde bizde tutulacağız. Kendi nesnemize uygunluk taşıyan sevgi için bu gibi yükümlü ödevler verme eylem anındaki davranışları tespit etmede yargılarımıza ışık tutmuş olacaktır. Şunu da belirtmeliyim ki insan doğası elde ettiği davranış ve tutumlarıyla bundan sonraki hayatında hükümler verebilmek adına tecrübe edindiği önyargılar kazanır. Fakat bu tecrübelerin öznelliği hesaba katılarak değişkenliği göz ardı edilmemeli yoksa ideal anlamda biçilen değer, nesnesiyle örtüşme konusunda kıt(ideal) bir görüşe yol açar. Hayatta edindiğimiz tecrübeleri genelleştirirsek bu bir idealleştirme değil de nedir? Böylesi tehlikeli ideolojilerle sevgiyi inkârla, nefretin duygusuzluğuna kul-köle olunur ancak!

Sevgi nesnemiz kendiliğinden matematiksel olmayan bir rastlantı sonucu mu oluşur? Kendi hesabıma bu nesnenin, yıpranmış kirli bohçasında muhafaza ettiği erdemleri taşıyıp taşımamasına mı, yoksa değip değmediğine mi bakılacak? Çok boyutlu düşüncelerin hayli karıştığı bu iş, duyguların konuşulmasından çok kişinin kendini tanımaya yönelik psikolojik tahlillerin barındırdığını gösteriyor. Elbette duyguları kuru bakla kabukları gibi yana atacak değiliz ama bize biraz da analizler gerekecek.

Sevgi= sevmek fiilinden türemiş olup, eylemin kökünü ona hiç de benzemeyen biçimce başkalaştıran lakin anlamca güçlendirerek isim fiil olarak çekimlenmiştir. Bizim asıl ilgilendiğimiz kısım ise kelimenin ‘sev’ kökünden yararlanarak ayrıca emir kipi de oluşturmasıdır. Çünkü emir kipi eylem asıllı bu kelimeye bir buyruk anlamı kazandırıyor. böylece çekimsiz yalın köküyle de geniş zamanlı bir geçerliliği kapsıyor. Sev! İçinde tüm duyguların bireyselliğinden taşan, tümel birlikteliği kapsayan tıpkı kutsal metinlerde olduğu gibi koşulsuz buyruğu emrediyor. Bu tür analiz sonrası farkına vardığım bir nokta var ki kendi yaşantı sonucumla edindiğim yargılar üzerine öyle çok düşünmüş ve doğruluğuna kesinkes bağlanmışım ki sevgiyi ve onun anlamını hiç idrak edememişim(şu zamana dek). Ne yazık ki sevgiyi yaşam dünyası için bir bağ ve ilişki kurmada hep bir araç olarak gördüğümü şimdi anlayabildim. Bu ilişki ve bağlar özne dışında nesneye yönelen bir gerekçe olmamakla birlikte kişinin (öznenin) bilinçlenme haliyle “öz-benci sevgi” adı altında alçalan ve yükselen bir basınç grafiğindeki yargıların bizi yanıltmasıyla bocalayan, hükümsüz varılan sonuçlara benzemektedir. Bilimsel verinin ürünü gibi neden-sonuç ilişkisinde kurulan bu gri yapaylık, sentetik olmaksızın inceldiği yerden lastik gibi kopacaktır. Bu bağın yeniden kurulması ve doğasına sadık kalabilmesi için, henüz el değmemiş toprakların yetişkinlikle biçmediği başaklara el sürebilir bir çocukluk ve ona doğru uzanan bir dönüşle mümkün olabilir. Yöntemimiz hipnoz gibi bilimsel olsa da amacımız geri kazanmak, çağırmak ve uykuda yatan o katışıksız çocukluğa yeniden kavuşmak olacaktır.

Kendini sevme, sevgiye upuygunluk, görünme-var olma eğilimi vb. umutsuzluğun kaynağı olarak saptadığımız bu duygular, yaşamda var olmanın ve devam etmenin ön koşuludur. Bu hakiki sorgulamaları yadsıyarak önemsemez hale getirirsek böylesi kaçamak davranışların sonucunda büyük kayıplar vereceğimiz besbelli ortada.  Felaket tellallığı yapmak istemem lakin böyle giderse yitirilmiş sevgiyle baş-başa kalacağız. Kendi adımıza sevginin titrek ışığındaki son umudu da karartmış olacağız.

Anlam ve değer verme insan yaşamı üzerinde çoğu zaman umut vaat edicidir. Kayıpların ardından denizler deryalara dökmek yerine çekişmeli kavgayı sonlandırma adına kabul ya da evet demenin karına bakmalıyız artık. Ya da hala görebilir miyiz sevgimiz tükenmişken… Sevgiye değer nesnenin asıl ne olduğunu gözden kaçırmadık mı biz! Burada yadsıdığımız nesne, ben olmayan aracılığıyla idrak ettiğimiz kendi benliğimizden ölçüp tarttığımız özdür yalızca. Kendisi için varlık öznenin ta kendisidir. Sevme, kendini sevmekle mümkün olabilir. Nesneye duyduğu bağlılığı kendine duyduğu aşk bilmeli kişi ve başlamalı dur duraksız sevgiye! Önce kendinden başlayan bu sevme Konfüçyüs’ün evrensel ahlakında olduğu gibi dalga dalga yayılır tüm evrene. Çıkarsız ve karşılığı olmayan memnun duygularla sevgi saracaktır önce seni, beni, ötekini ve her şeyi canlı-cansız ayırmaksızın sevilen için koşulsuz mutluluk ancak bunda yatar. Bir eyleme ve araca başvurmaksızın bu genel öğretiyi hilesiz bir içtenliğin sevme eylemiyle dolup taşarken birden umutsuzluğun kaygılarıyla sarılacak etrafı… Bu durum derinin altındaki güzelliği fark ettirecek önce ona. Kaygıyı dahi kabul edip severek huzura kavuşabilir artık.

Sevmek ya da sevilmeyi düşünmeye ne gerek var ki! Sevgiye değer olmak kadar absürt olan bir şey varsa söyleyin lütfen! Elbette yok! Kim, kime, kimin izniyle nasıl biçim verir ve ne kadar tartabilir ki! Herkes bu kadar terazide eşit ve özce aynıyken. Biz ancak sevgide eşitlendik ve bir olduk! Öyle ya, bu ayrılıkların bu özlemlerin ne gereği vardı… Uslamlamanın çukurlu fikirlerini verimli topraklarla doldurdum, gübreleriyle gelincik tohumlarını serpiştirdim ekinlerin arasına, büyüyüp güneşe doğru boyun eğebilsin diye. Bu kadarı kâfi, başka da arzu dilemeyelim zannımca! Denizin kıyısında boğulmaksızın güvende yaşayıp gözün gördüklerini sakıncasız sevmekten kutlu ne olabilir ki…

        -Son-

BOCCIONI

YIĞINLARA ÖVGÜ

Çok çılgın zamanlardan kalan güneşli ruhumla sesleniyorum!

Ben uyandığımda her sabah soluyordum içime çekiyordum taze kokuların tüm çiçeklerini, rüzgârın ruhuyla savruluyor, denizin dalgasıyla dans ediyordum. Bu çok çılgın zamanlar öncesindeydi. Şimdi düşte bile duyamaz olduğum kuş yuvalarındaki ötüşler…

Bir sabah yine uyandığımda doğanın karanlık hıçkırıklarıyla yeşiline mavisi, samanına bozkırı, yağmalıyor dev bir makine biçiyor kokularını… Solutmuyor ruhumu bile dilendiriyordu. Tüm yarılmış kanatlarıyla özgürlüğe koşan kuşları bile kafese koyuyordu çığlık çığlığa boğazlarını delerek…

Yedi-başlı canavar kılıklı yığınların giyotin kokulu masasına oturmak ne büyük şeref! Yıldızları söndürmek daha aşağılıkları aydınlatmak için şehrin puslu lambalarıyla… Karanlığın cinayetlerinden kalan leşlerin üstünü örtüyormuşçasına, gözlerini deldiriyor yumduruyor ruhuna kadar. Kulakları kesene kadar elleri parçalıyor yığınların övgüleri!

Biraz sustum ben de tıkadım ruhumu şehrin karanlık çığlıklarında. Hepsi birbirine giriyordu, kimse kulaklarını açmıyordu, ağızlarından dilleri sarkıyor, kalabalığın bir başından öbür başına hepsi zırvalıyordu. Bir ruh bile dinlemiyordu ne bir acıyı ne bir cenazeyi… Kalabalığın içinden geçmiştim, ama kalabalık beni içinden yutmuştu. Adeta girdapta savruluyor çıkamıyordum, bir tür kara yüzler tortusuna sürükleniyordum. Kendi yüzümü bile anımsayamıyordum artık. Yüzsüz bir kalabalık sayısız bir ruh, koyu koyu gözler dilleri dışarıda olan yığınlar, ben ise ağzımı bile açmıyor kulaklarımı dinliyordum! Burası kalabalık diyar; bir daha ben dediğin bir yüz kalmayacak hiçbir zaman bulamayacaksın onu düşlerinde bile… Tüm bu yığınların yüzü gibi kapkara oyulmuş gözlerinde bir damla parıltı saçamayacaksın! Bu girdaptan, sonsuzluğun deliğinden asla çıkamayacaksın!

Bu korkulu düşten nasıl da terli ve öfkeli uyanmıştım. Korkunç dehşetten sızlayan tüm uzuvlarımı bulmaya çalışıyordum ellerimle yoklayarak… Yüzümü defalarca sulara boğdum nefesim kesilsin ve dış dünya modern dünyanın tutsaklığından kurtulsun umuduyla. Defalarca boğdum gözlerimi, hakikatin kulakları görsün ruhları işitsin diye. Başımı sabah güneşiyle evimi aydınlatan camdan sokağa çevirdim. Düşüm artık korkunç bir kâbus olmaktan çıkmış, hayatımın hakikat sofrasının en başköşesinde sırtırık ağızlı bir köpek gibi oturuyordu. Her ne kadar kabul etmesem de olan olmuş bu gözler görmeyi bile yolda bırakmıştı.

Bu bir çılgınlık! Tanımıyorum yine baktığım bu yüzleri, duyduğum çığlıkları. Yığınların acıları bile hissedilmiyor, rakamları var hepsinin, söndüğünde ruhları büzüldüğünde bedenleri… Hayatları içlerinden azgınca çekiliyor, bir kıyamet daha kopuyor bir öncekinden daha korkunç dehşetiyle. Oyulmuş gözlerim bir rakamın daha eksikliğini yakarıyor. Modern dünya için bir yığın daha yer açılıyor…

Uydurma Değerin Çanları

İnsanların arasından kaçarken tüm ruhumla, çarpık çarpık sokaklardan bir şeyler yankılanıyor, fısıldaşıyordu paslı kulaklar .“Uydurma Değerin Çanları“çınlıyordu.  Neydi bu! Bataklıkta yetişen portakal çiçekli koku mu idi? İçine çekip çürümüş ruhları bahara çeviren ne idi? Fısıldamalar gittikçe netleşiyordu sağır kulaklarım yığınları konuşuyordu artık. Bir söz defalarca tekrarlanarak kulaklarımı parçalıyordu. Çalışmak, çalışmak, çalışmak! Dün de gece de gündüz de öğle de sabah da bir önceki günü tekrar tekrar yaşamak yeniden üretmek modern dünyanın alçak değerlerini. Bir tas çorba, bir kaşık yemek, bir yudum su şükrettiriyor yoksul ruhlara karın tokluğunu… Böyle bir değerin yarattığı erdem bu dünyaya ait olmamalıydı.

“Bir Aşağılık Kutsal” öte dünya için sonsuz vaatlerini haykırıyordu. Bütün düşkünler bizimdir en kutsal söylemiyle. Köyünü terk eden bu yoksullara çamurlu ellerini açmalarını ölümün vaatlerini kucaklamalarını tanrıya dokunmalarını fısıldıyordu. Bir afyon gibi uyuşturuyordu düşkün ruhları salt ölümü yüceltiyordu. Ve bu dünyayı aşağılıyordu hep bir ağızdan durmaksızın tekrarlıyordu.

Yoksul ruhları, dilsiz kulakları, kötürüm gözleri nasıl da avutuyorlar! Ruhları sevinç çığlıklarıyla adanmış körpe kurbanları yaratıyor. Daha fazla, bir önceki günden daha fazla çalış, az ye, az konuş, az sev, az hisset, az yaşa, çok inan!

Derisi yüzülmüş ruhlar öte dünyaya el açıyor, nefesleri bile sayılı. Bir otomat ancak böyle bir otomat bir önceki günü upuygun tekrarlayabilir. Bir canlı ruh ki bir zamanlar daha çok seviyor daha çok hissediyor, daha çok nefes alıyordu ellerini açmadan öte dünyalara… Bu dünyayı, yaşamı, bedeni, nefesi kurban etmeden yadsımadan kutsallarını gökyüzünden bakarak parıldıyordu kocaman oyulmamış gözleri. Nefes alışın en yüce değer olduğu bir zamanların düşü ile bu dünyayı umut ediyorum sadece…

Ölümü Öğütleyenler Üzere

“Uydurma Değerin Çanları” bu fısıltılar kulağıma kadar delmişti beynimi. Tüm eski değerleri, soluğun yüceliğini bile yerle bir etmişti. “Çalışmak, Çalışmak, Çalışmak!kimin değeri idi bu? Sermayeyi elinde bulunduran bir modern dünya soytarısının mı? Göbeğine kadar düğmesi kapanmayan açgözlü insan leşi yiyicilerinin mi? Yoksa köylerinden şehrin leş kokularını çekmek için gelen çalıştıkça soyka sınıfın göbeğini büyüten, derileri yüzülen uzuvları eriyen yığınların en soylusu işçi sınıfının mı? Tüm bu yoksul ruhları delirten aldatmaca siz modern dünyanızın olsun! Derinlerde kalan hakikat tortularını kazmaya başlayalım biz!

Bir Aşağılık Kutsal

Uydurma erdemleri nerede görsem, ya bir bataklıkta ya da çürümüş leş kokuları arasında biter. Modern dünya ücretli kölesini köyden sürmüştü. Emeğin çalıp çırpıldığı tüm o renkli ışıklı şehirlerde bir aldatmaca vardı gözleri kamaştıran. Kokusunu aldığı ebediyetin hayalini kuran yozlaşmış(tükenmiş) işçi elleriyle tanrıya en yalın dokunacak ve tüm acıları sona erecekti. Şehrin kuytu lambalarında hapsolmuş bu yoksullar üst üstüne yığılıp toplu mezarlara fırlatılacaktı. Ne bir mezar taşı ne de bir kuru dal yeşertmeyecekti öte dünyaların umutlarını… Nasıl da alçakça uydurulmuş bir değerin ve onun kurtlanmış göbeğini sıvazlayan aşağılık kutsalların aynadaki korkunç yüzlerindeki bakış şehrin her bir yanına ilişmişti.  Birbirlerinin kustuklarını yiyen leş yiyiciler aynı yatağın kokmuş kirleriydi. Siz ölümü öğütleyenler bedeni, yaşamı ve bu dünyada olan tüm değeri yadsıdınız. En yüce değer nefes alışımızı bile!

Ruhunuz çürümüştü elbet leş yiyiciler. Siz tanrıya dokunmuyorsunuz çünkü siz tanrıyı bile leş yiyici yaptınız, tıpkı kendiniz gibi. Ksenofones çok kez haykırarak hayvanların elleri olsaydı ve tanrılarını çizebilseydi eğer; atlar tanrılarını at gibi, aslanlar tanrılarını aslan gibi çizerlerdi. Sizin yarattığınız tanrı tıpkı sizin gibi aşağılık, korkunç gözlerindeki hakikat aldatmacası karanlık ruhları geri çağırıyor. Kendi yarattığınız cehennemde en büyük günahın kefaretini siz ödeyeceksiniz! Uyduruk tanrınız bile sizden utanarak ruhunuzun cehennemde kavrulmasını ve yakarışlarını dinlemek istiyor. Sizin hiç var olmamanızı diliyor!

Soysuzların günahlarını kapatacak bir kutsal aldatmaca bile kalmamıştır artık. Yüzlerdeki kara leke artık çıkamaz olmuş, izi ruhta bile işler olmuştu. Hakikat çırılçıplak kalmış örtünmeyi yüreğinden bile geçirmiyordu. Artık çığlıklar duyulmuyordu kulaklarda. Tüm zorbaların cinayetlerini, tüm suçluların suçlarını sırtına yükleyen deve kendi çölünün aslanı oluvermişti!

Modern Ruhun Çöplüğü

Asık yüzlerin hırıltısı beni modern dünyanın aşağılık yalnızlığından bile kaçıramamıştı. Ruhumun sularında dolaşırken eskimiş kokuları içime çekmeyi düşlemiştim. Sonbaharın ilk haftalarında yeşilden kahverengine dönen, güneşin yapraklarıyla sararmış ruhum kavrulmak istiyordu derin derin iç çekerek. Uzun uzun gökten kuşaklarda koşmuştum. Kendine çılgınlar gibi koşan bağrını elleriyle delen bir rüzgâr yeli gibiydim…   Fakat modern ruhun sırıtan dişleri düşlerimde bile uzuvlarımı kesiyordu. Sokakların lağımlarına kanlarımdaki kirlerde karışıyordu!

Tüm bu çöküşün yeniden tertibini sağlayan, yozlaşmış ruhların çürümüş çöplerini toplayan bir yığın belediye görevlisi de vardı. Kendi çöpünü de kata kata ağzı yüzü dağınık sokakları siliyor süpürüyor, kırışan maskeleri düzeltiyordu. Utançlarından pörtleyen gözleri parmaklarıyla sokuyor kafasının en kokuşmuş bezlerine itiyordu. Dili dışarıda salya akan ağızları sarıyor, bir ip yumağı gibi birbirine doluyordu. Mesai bitiminde düşkün bedenini de ayağa kaldırarak uykulu gözleri, gevşemiş ruhları bir sonraki gün için hazırlıyordu. Tekrardan silip süpürmek için leş yiyicilerin yığınlarını…