YÜCE TUTKULAR

 Zehirli bir okla susturuldu doğanın neşesi;

Ezgilerini yakaladı alçak bir hırsız!

Bir hançer yansıdı gölün yüzeyine,

O an, yedi telinden biri koptu lirin

Dionysos’un müziği duyulmaz olunca,

Ah türkülerin de ağıtları kesildi birden

Gölgeler âlemine çekildi yakarışlar.

Sessizlik çöktü alacalı kavaklara

Son nefesini verdi yaz bülbülleri,

Saytrlar kıstırılınca bir kapanda

Özgürce koşamayacak artık yavrular 

Şimşekler yağdı üzerimize,

Yıldırım gibi ateşler, yangılar düştü.

Vahşi bir hayvan uğuldadı kederinden

Dalgalar taştı, denizlerden öfkeyle…

Ebediyete gömüldü o ahenkli şölenler.

FELSEFE VE ŞİİR ÜZERİNE:

Esrimeye Duyulan İhtiyaç,

Şiir benim olalı çok uzun zaman geçmedi. Yılgın sevinçlerimden dökülmüş ve aynılıktan buruşmuş belleğime sarıldım ama sanki bir ömür geçti üzerinden. Yorgunluktan bitkin düşüp yere serpe sere yığılınca, onurum lekelendi kederimle. İşte o anda anladım daha da kurtuluş yoktur şiirimden. Artık ne saklayabilirim zayıflığımı ne de kaçabilirim bu kuruntulu yalnızlığımdan…

Kalemim, kâğıdım birde sıklıkla yokladığım fikirlerim vardır benim.   Aslında elimden çıkmayan bu kalemle başka hayatların hikâyelerini yazarak, alın yazısı gibi bahtlarını çiziyor ve ağıt yakan duygulanımlarını aktarıyorum. Bir dolu sözcükler dolduruyor boş sayfaları, sayfalar kararıyor çiziklerle, görüntüler siyah-beyaz cisimler gibi geçiyor gözlerimin önümden. Gece yarısı azıyor bu sarsıcı nöbetler. Çehremi sarıyor önce, kaçacağım yolun üzerinde pusu kurmuş bekliyor beni. Satırlarca uzayıp gidiyor bu şiddetli an, mürekkebimin ucundan damlıyor kasvetli saatlerim. Geçmek bilmiyor, geceyi de tüketen bu düşler…

Derdim var benim kendimde aradığımı bulabileceğim, korkmadan ayak basmak istediğim. Bu kaygan zeminde düşmeden dayanaksız yürüyebilir miyim? Ayaklarım ya da ellerim itiraflar içinde ağzı sıkı kirlerimi oradan oraya savurmaya çalışıyor. Derler ya aradığını bulmak için kullanır zekâsını akıl. Ve haberlerini uçurmak için iğdiş edilmiş hayatları sinsice gözlemler. Bu fikirlerle detaylıca incelediği ve üzerinde durduğu sözde anomilerden kusurlar yaratır. Ardından hiç beklemeksizin hükümlü sonuçlarına varır. İlerleme fikrine sadık köleler gibi geçmişine ilkel ve vahşi bir tutumla yaklaşır. Bundan ötürüdür ki gündüzlere aldanışlar katar akıl.

Birden kararınca hava, bakalım hangi müzik çalınır kulaklara! Hangi dansa kalkar da uyanır bu ruhlar?

Gece kararınca, insan asıl o zaman ana yurduna döner derdi bir şair kalemi…

Yağmur yüklü bulutlar geceyi mi bekler bizim gibi… Kelimelerin cambazlıkları türlü türlü diyaloglara mı konuşur bu vakit. Ama benim aradığım bir başka tarif. Sakıncalı bir anlatımla imgelemler gölünde suya girmek sanki üstü örtülü niyetim… 

Ne yazık ki bu sular oldukça yosunlu ve zehirli denizanalarıyla dolu. Etkinlikten uzak bu diyar, içini kemirecek korkulu rüyaları barındırıyor. Gerçeğe ramak kala uçurumdan düşerken uyanacaksın ve yaraların yeniden kanamaya başlayacak senin…

Benim yarattığım uyduruk günahların suçları mıdır bu yapay gerçeklik? Sakıncalı konuşmaların açığa çıkmasına daimî engel olan bu sızılar, gündüzün arkasına döndüğü vakit, gecenin çukurlu ayını yüzüme yüzüme vuruyor. Tepeden tırnağa soyuldum hem de bir çırpıda, dilimin altına saklanan baklalar dahi göründü şeffaflıktan. Hepsi birden döküldü pullu derimden, kirler gibi ilmek ilmek sarkıyor sözcükler. Bölük pörçük parçalanıyorum. Çocukluktan kalma soyut bir korku etrafımı sis gibi sarıyor, içim ürperiyor bu sessizlikten…

Zorba yönetimden kurtulan uyruklar gibi özgürlüğüne susuyor mahpusluk sözlerim. Diller anahtar oluyor demir parmaklıklı zindanlara. Nidalar yükseliyor, arşınlardan duyulacak kadar yankılı bu geri dönüşler. Ürpertiyle elim ayağıma dolaşıyor, aklım duygularımla çatışıyor. Yoksa tam aksine gürültü sevinçler mi bunlar? Yanılgımdan ağzım açık kaldı, diller dönmez oldu sadece susup dinlemekte…

Kâğıtlar uçuşuyor dilden kaçanların yeni evi oluyor bu tertemiz yapraklar. Zeminine kavuşan hayat buluyor, yaşamda nefes almak için iz bırakıyor, asfaltlarında olmaya bile razı geliyor. Yeter ki yer kaplasın bir tin, vücut bulabileceği bir maddeye karışsın mümkün olan varlığı…

Koşuyor çılgınlarca, kaybettiği yavrusunu bulan bir anne gibi sevinç gözyaşlarına boğuluyor, bağrına basıyor, eksikliklerini gidermek için yenilenen zamanına sarılıyor. Böylece kederiyle umuda dönüşüyor etrafa saçılanlar… 

Birden boşalan heyecan yerini durgunluğa ve sakinliğe bırakıyor. Çünkü soğuk rüzgârlar esmeye başladı mı denizden gelir bu meftun meltemler. Yeniden kara bulutlar üzerimizi kapladı, grilere bile hasret kaldık biz. Az önce tutsaklığından kurtulanlar ayrılıktan hemen sonra üşümeye başladı. Birbirlerini sarmak için sokuldular ve soluk benizli yüzler birbirine yaslanarak ısındı. Hiç yanaşmayacak olanlar yan yana diz dize oturdu. Büyülü bir ormanda mahsur kalanlar hayatta kalabilmek için yakınlaştı ve nihayet anladı ki yabancı sandığının kaderine bağlanmıştı hayat ipliği… Artık bile isteye görmek için, tanımak için önce yüzlerden okundu sevgi izleri. Köz başında gölgelerinden hoşnut öksüzlerin yüzü güldü, gül oldu, gülün yaprağına anılar girdi damlalarca, yaprağın kırmızısı açtı, içimize sindi taze goncaların kokusu…

Yanık türküler okunmaya başlandı. Sözler kurşun oldu, sazlar ok gibi deldi geceyi… Bir sağanağa tutulmuş gibi ıslandı kuru gözler, her tel dokundu ya yüreğe her kelime her dile yakıştı. Birbirine hasret kalanlar için sessizlikte ateşli bir tango çalınıyor şimdi.  Ve başlıyor dansına yürek yarası…  Sarıldılar ayrı kalanlar, omuzlara kondu serçeler, saksağanlar. Bülbül öttü, ezgisine karşı kim durabilir ki! Benim kararan kelebeğim, ateş ışığında renklerine sarılmış parlamayı bekliyor. Gecenin saklı güneşi dolunay, bulutların arasından sızan aydınlıkla yarıyor kara deliği. Saçılmış mavinin gölünden doğan yüklü gökler, yeryüzüne yaşam kaynağı olarak yağıyor. Gece kaçtı ışık görünce semada, tan kızardı elmalar gibi, ruh sarardı badem gibi ışıl ışıl… Bende anca hayran kaldım şu göğün koz gibi yanışına.

Yalnızdım, yalnız kaldım.  Kara asfaltın yarığından çıkan bir ot gibiyim. Döndüm yüzümü ısındım ve doğruldum göğe, dibindeyim katmanın, yerin altından ıslandım. Önce tohum yok oldu, sonra yeşeren var oldu. Delilik gibi bir akıl tutulması, etrafımı sardı durdu. Humusundan çıkmayan toprak misaliyim şimdi…

Akmadan nehrine, suyundan balık fışkıran okyanustan habersiz nasıl yaşamışım ben. Sen avucumdasın ya hani, derya deniz ufuklar var önümde sanki. Anlatılmaz olanı yine anlatamadık, kesik kesik iniltilerden başka ne yapabildik ki biz! Lakin sevinci sularda boğulan ve üşüyen yüreğin ruhu ısındı artık. Karların buzları eridi tepelerde. Baharın tomurcuğu yeşillendi dallarında. Arılar gezintiye çıktı polenleriyle, balını elde etmek için ne çok beklemesi gerekti cemreyi…

Durulmadan hızlanalım, göz kamaştırmak için gerçeklerle ama öze seslenmek için göze kapak olmak gerek. İçerden duyumsamak için önce anlamak sonra hissederek yaşamak gerek öyle değil mi?

Belirgin hatlarla çizgilerin buluştuğu mimikler yüzümden okunuyor. Kaderim beni ele veriyor, alnıma işlenen bir nakış sanki bu izler. Ki bu izler çıkmaz, kurumuş ezelden beri. Kaderimin bahçesine de ne olmuş. Fırtınalar dağıtmış ocağımı, papatyaların dalları kırılmış, otlarım küsmüş toprağına, dikenler kalmış, bir o dayanabilmiş yeryüzünün depremlerine. Gittikçe koyulaşan gözlerim kahvesini neden yüksek tepelerde arıyor ki? Toprağına karışsa ya yeniden, sulasa ya ekimde başakları, hayat bulacaktır o zaman verimsiz tarlaları…

Nedenini bilmediğim bir matem var içimde. Paslı yağla karışmış tırnak uçlarıma giren bu kirlerden iğreniyorum. Bu korkunç ellerime kıymıklar da battı nasırlar da topladı içerden. Belki de şiirim sebep oldu bu delici ve yakıcı azaplara. Fakat olan oldu şiir karıştı bir kere suya, toprağa ve kana… Bir salgın gibi yayıldı tüm vücuduma, geçmişime yargıç, geleceğime efendi oldu. Kurulması imkânsız bir rüyadayım şimdi. Artık şiir gibi konuşur şiir gibi hisseder oldum. Çekmeden cefayı buldum derdimi, şiirimin türkülerinde okudum ahdedişlerimi…

İnsan yaralıdır eksiktir kendiyle küstür çoğu kez. Tiniyle barışık olmayan maddedir. Kusurunu hor gören ve kabullenemeyen yalancı bir sevgili gibi hoyratça davranır kendine de. Hafızasını kaybeder kibrinden, sonra tanımaz olur en yakınını. Ne yazık ki insan bu günahın bedeli yüzünden asıl doğasını yadsıyarak gözlerini açar bu dünyaya.

Gözleriyle görmek ona yeter zanneder ama göremez; çünkü duyuları kördür sezgilerine, hayvanlığını alt ederek büyük kayıplara uğradı, iç görüsünden yoksun kaldı bu öksüz.  Aradığını bulamadan göçüp gidecek misin? Eğer böyle devam ederse unutulup silinmek değil midir kaderlerimiz? Ama bir çare var bu büyük engele, doğanın yarası var kapanmayan, uğultusu var rüzgârın, çatlakları var toprağın ve acısına ağıt diliyor, dağlarına ovalarına kadar yakarışları duyuluyor. Yoksa içine attığı yalnızlığına eş dost mu arıyor kim bilir. Tamamlanmak için doğasıyla, kendi varlığını da yaşantısı gibi biricik esere dönüştürmek istiyor. İnsan sanatında gideremediği eksikliğinin acısı bir gün dindirebilecek mi peki?