SIĞ BEDENDEKİ DERİN VARLIĞIN İNCE YOLU

Bugün oldukça nemli, ıslak ve canlı derisi titreten günlere benzeyen ağır bir gün. Az önce de belirttiğim gibi durmaksızın yağan yağmur besbelli yeryüzünün etrafında tur atan gökyüzünün tamamını kaplamış durumda…

Şu an size sıkıcı ve sıralı betimlemelerde bulunduğum yerimi sanki önemli bir detay gibi tarif edecek olsaydım, salt dört duvar arası ışıksız bırakılmış bir binadan ibaret olacaktı. Yerim ve yurduma sitem ettiğime bakmayın aksine halimden de anlaşılacağı gibi melankolik tavrıma layık bir yere dönüşüyor böylece.

Burada kastettiğim yaşam dünyasına nüfus ettiğim andan itibaren üryan bırakılmış haliyle üşüyen, rutubetli bir kenara kurulmuş kişi maalesef benim varlığım oluyor.  Bu koşullarda kişilik yâda insan olmanın verdiği giz nedeniyle tanımlanamaz kalmış bir benlik kurulmaya başladığında ise keşiş talihi kadar düşkün, hareketsizlikten görünmeyen ve varlığından hep rahatsızlık duyulan yaratıklar gibi hayat sürmek zorunda kalıyorum.

Az önce bahsi geçen sıradan ve yoksul kelimelerin bana oldukça uygun düştüğüne olan inancım gittikçe artıyor. Ayrıca derinden duyumsadığım evrensel bir gerçeklik gibi karşımda duran, fark edilmeksizin görülmek istenmeyen o şey yine varlığımdan başkası olmuyor.  Bundandır ki yalnız uzaktan bakabiliyorum imgeme, benliğim ruhumun ölümsüzlüğüme damgalanan bir leke gibi ilişiyor gözüme… Bu lekenin varlığı maalesef ki yeryüzünde kendini gösterme olanağını kaçırmış bir siluetin yansımasından ibaret. İşte bu siluet yaşamın belli belirsiz zamanlarında, varlığını az da olsa gösterip bir yarasa gibi karanlığın içinden puslu bir görüntü kadar varlığını duyumsar. Bu sayede yeterli ışığın gölgesinde dinlenerek, tenindeki yanılsamaları ve sıcaklığı kısmi olarak da olsa tadabilme şansını yakabilir.

Siluet olmak, artık-yaşamcıkların yeryüzündeki varlığına bir bakıma inanıldığı, lakin başka bir yaşam alanına aitlik fikriyle bir çelişkiyi de içeriyor. Bu kategorilerle yerleştirilmiş bilimsel yaşam dünyasında, varlığı insansal standartların dışında bırakılan sığ yaşamlar her halükârda göz ardı edilmeye mahkûm bırakılıyor. Her neden ki sığlık denilince tamlık ya da bütünlük yerine, ayrılığın incelmesiyle kopan bir anlamla ilişkilendirmenin aklımdan nasıl ki geçtiğini sormadan edemiyorum. Cevabını bilmediğim suallerle şunu düşünebilirim ki, aklımdan ya da kalemimden çıkan her kelime aynı zamanda onu tasdikleyecek benzeri kelimeleri ve söz öbeklerini de çağrıştırıyor olmalı. 

Peki, neden bu yakışıksız kelimeleri birbiri ardına sıralamaktan alıkoyamıyorum kendimi? Belki de bu durum beynimizin sistematik düşünme yetisinden geliyor olmalı. Biraz önce tüm bunların üzerine cafcaflı bir şeyler mırıldanmışım gibi gözüksem de aslında ortada önemsenecek kadar içi dolu bir şey çıkmadığı besbelli. Tıpkı sığlığın ardında silikçe varlığını gösteren, rakamlar kadar duygusuz atan titrek can atışlarım gibi yitik benim satırlarım… İçi boş iskeletlerin ete kavuştuğunu düşlediği anda, toprağın duygusuz çağrısı kadar muamma arzuların da yaşamın içinde bulunduğunu unutmamak gerek.

Diyeceksiniz ki lafın sonu yine dönüp dolaşıp ezelden beri hep anlaşılmaz olarak görünen, spesifik konulara yani varoluşçuluk üzerine bahsi geçen absürt konuşmalara evriliyor. Bu konuda şimdilik size katılıyorum. Yaşamınızdan ya da düşünce dünyanızdan tüm bu saçmalık saydığınız akıl-dışı sorgulamaların üstüne bir örtü çekip kulak tıkayarak rahatınızın keyfini çıkarabilirsiniz. Fakat uykuları kaçıran küçük bir kâbus bile huzuru çarçabuk bozabilir. Bu uykusuzluk hali sizi savunmasız bırakacak kadar köşeye kıstırıp sonu bitmez refleksif (düşünme üzerine düşünme) sorgularıyla karabasan gibi üzerinize çökecektir.          

Hakkında memnuniyetsizlikle bahsederken dahi hoşuma gitmeyen sığ anılarım, tarihin içinde unutulup gidilecek olsa da bu durumun tersyüz olmasını arzuladığım inancım beni sürrealist(gerçeküstücü) bir kişiliğe dönüştürüyor.

Masallar, destanlar ya da uydurulduğuna akılla inandığımız o mitoslar; akıp gittiğinde aldatıcı bir huzur bulduğumuz modern dünyanın ayrıksı ve sığ gerçekliğiyle karşılaştırıldığında, şiirsel yaşamların ve büyülü dünyaların tek kaynağı olduğunu düşündürüyor. Aslında ha modern yeryüzü ha büyüler ve olağanüstü yaratıkların doğumundan fışkıran efsaneler dünyası olsun her ikisi de bir tasarı olmaktan öteye gitmiyor ya hani… Eğer ki gitmiyor diye düşünüyorsam öyleyse aklımı şaşırtacak kadar bedenimi heyecandan yerinden durmaz hala getiren, yalnız yüreğimin düş gücüyle varabildiği uçsuz bucaksız mitosların içinde türlü türlü ütopyalar kurarak durmadan bile bile şüphe yoluna sürükleniyorum.

Bende ki bu fikir ve inançla düş gücümün ardı sıra peşinden koşarak, arzuladığım yaşamı seçme şansını bir nebze olsun yakalamış olacağım. Umarım bu içten arzum imgesel dünyaların içinde hala varlığını ve doğaüstücülüğünü sürdüren herhangi biri ya da bir şey tarafından duyulabilir. Bu umut dünyanın aksine canlılığıyla ve yüreğindeki solmamış kırmızı çiçeğiyle, ruhumu bir siluet olmaktan kurtarıp hakiki bir varlığın ışıltısına dönüştürebilir.

Az önce tahmin ve hayal etmenin oldukça olanaksız sanıldığı düşleri ve arzuları kırmızı çiçeğin polen tohumlarıyla satırların arasına serpiştirip şiirsel olana daha yakından bakarak temas etmiş oldum. Satırların arasında çekirgeler gibi oradan oraya sıçrayan büyülü kelimelerin aşkınlığıyla kaynamış olan ruhum sanki (olacak iş değil ya) bedenimin doruklarında koşuyor…  Belki alıntılamak adına bu satıları okuyan ya da üstünü çizenleriniz olacaktır. Aman sakın ola öyle sanmayın ki, burada kastedilen ne öte dünyaların inancı ne de bir cennet tasviridir! 

Evet, her arzunun yerine getirildiği bir düş olarak cennetin vaadine benzetilebilir yanı yok değil. Lakin içinde bir din yâda tanrı olmaksızın, ödül ya da cezayla hak edilmiş sonsuz bir yaşam tasarımının aksine; özgürlükten doğan istencin ve tercihin hüküm sürdüğü başka türlü olgularda var. Kastettiğimi şimdilik çokta anlaşılır bir şekilde aktaramayacak olsam da metnin devamında bu konu üzerine çok şey söylemiş olacağım.

Varlığımızı sürdüre geldiğimiz mekân olan, hepimizin yaşayarak veya anlayarak gördüğü yeryüzü üstüne az çok herkes bir şeyler söyleyebilir. Çokça spesifik olmasa da ruh ve beden üzerine dilden dile dolaşan, düşünmeden konuşulan kaba bir sığlık var ortada. Yaşamdaki sürekli faaliyetin gerekçesi olan bedenin insandaki varlığı kâh isteyerek kâh acı çekerek de olsa zaman ve mekânda olmanın zorunluluğu nedeniyle yok olup gideceği yönünde peşin hükümlere yol açıyor (kim bilir belki de gerçekten de öyledir). Bu konu üzerinde peşin hükümlü olmaksızın, zamanın geçiciliğindeki nesnenin değişebilirliği gibi belirsizlikler doğrusu varlığı dildeki sığ anlamıyla da daraltıyor. Üzerine biraz daha düşündüğümüzde peki ya bu sığlık ve yüzeyselliğin kaynağı nereden ve nasıl geliyor? Varlığın yeryüzünde konumlandığı süre boyunca, önceden beri gelip gelmiş olanın keyfini sürmek, dünya velinimetlerinde ne kadar kar deyip kör bir domuz kılığında yaşam sürerek, zamanını bilmediği bir sona kadar hayat denilen bu kurtlar sofrasından faydalanma peşindedir. Bu tür davranışlara aç gözlülük mü deriz bilmiyorum ama böyle bir yaşamdan çıkan erdem yoksulluğu maalesef ki insanı sırıtkan ve sinsi bir sırtlana dönüştürüyor. 

Bu karakteri taşıyan her birey, yaşamından tek edinebildiği bu dalkavuklukla delice savurganlık dağıtarak, mirasını gelecek neslin dilencilerine bırakmış oluyor.

Bu satırlarda da aktarıldığı gibi tiksinti verecek kadar açgözlülükle yaşayıp gitmenin de hiç değilse bir erdemsizliği vardır. Evet, şaşırıp kalacak ve beni türdeşlerim gibi ayıplayacaksınız belki. Lakin hiç değilse bir erdemsizliğin bulunmasında ne gibi bir yarar ve iyilik mümkün olabilir diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Kafanızı karıştıracak kadar derinlere inmeden yüzeyde gözümüze çarpan bataklık çiçeklerini, hiç değilse dikenli dallarından koruyabilir ve yeniden temkinsiz koklamanın çaresini bulabiliriz.

Yukarıdaki paragrafta da sorguladığımız gibi burada bir erdemsizliğe rastlamamızın bilmecesi de nedir?  İzninizle betimlemelerin büyüsünü kullanıp, esrarengiz satırlarla anlatıyı devam ettirmek isterim. Bahsi geçen anlatımların odağında bataklıkla çevrelenmiş bu çirkin yaşamların ortasında yetişen okaliptüsün sırrı da nedir? Okaliptüs, bataklıkta yetişen iğne yapraklı, uzun beyaz tüylü görünümünde ve etrafa oldukça hoş koku saçan bir çiçek olarak bilinir. Lakin birçok hastalığın kaynağı olan habitatın bataklığına sadık bir çiçek olmasına rağmen çevresindeki birçok canlıya yararı olan ve kendinde şifa barındıran bir bitkidir. İnsan yaşamındaki erdemsizlikler ayyuka çıktığında erdemli davranışın ne olduğu sorunu da böyle yanılsamalı koşullarda fark edilir. Tıpkı bizi sıtmalı hastalıktan kurtaran içimizde barındırdığımız panzehri keşfettiğimiz gibi…

Herakleitos’ un da açık seçik gördüğü hakiki ve özsel gerçeği burada söylemeden geçmek mümkün olmazdı. Karşıtların birliğinde iyi ve kötüyü bir bütün olarak barındıran yaşam ve onun koşulları, dünyanın gelip geçiciliğindeki tözün(öz) asıl değişmezlik olduğunu bize söylemektedir. Bizim görmemiz gereken aslolan durum şu olmalıdır ki, görünenlerin ardındaki saklı gerçeklik (apaçık yargılar) doğa yasasıdır. Bu yasa metnin geneline yayılan kokusuyla burnumuzu sızlatan okaliptüsün yaprağındaki çiğ (tohum) görünümdür elbet.

Yasa(kader) yaşamın sığlığında uzayan, genişleyen ve kaosun ardına gizlenmiş hiç beklenmedik şifalı çilekleri, ışıltı umutları her an karşımıza çıkarabilir. Erdemsizlikle birlikte aynı kökenden çıkmış yeni değerlerin tohumu pek ala atılabilir. Böylelikle umuda yerine bırakacak kadar kenarda köşede kalmış değerlerimizi yeniden inşa edebiliriz. Bu seçilmişler dünyasının karşısında birçok varlığın nefretini kazanmış yeryüzü içinse, aksini düşündürecek tasarılarıyla fikirleri, hatta erdemin eylemleriyle arınmış yaşantıyı dahi oluşturabiliriz. Bir örnekle yineleyecek olursak az önce de belirttiğimiz gibi aşağı ruhların içindeki açgözlü davranışın altında yatan nedeni doğuştan kör dahi olsak görmemek mümkün değildir. Fakat salt kendi varoluşunu sürdürmek adına yaşayıp, elindeki yoksunluğu dahi paylaşma fikrine oldum olası hiç yanaşmayan çirkin domuzcuklarımız erdemsizliğin varlığını pekiştirerek tanım alanını gittikçe genişletir. Bundan ötürüdür ki erdemsizliğin varlığından pek ala emin oluyor ve aynı zamanda erdemin yokluğunda açığa çıkan ak- pak (bozulmamış) erdemin varlığını da koşulsuz mümkün kılıyor. Bu sayede değerlerin yokluğundan çıkarsama yaparak erdemsizliğin üzerine bir tartışma yaratma fırsatını okuyucularımla da paylaşmış oldum.

İnsanlar bin bir çeşit dünyanın da bin bir türlü hali olunca seçimsiz ve değersiz gibi görünen bu eylemlerin aksini meydana getireceğini olan inancım filizleniyor ve umudumun fidanı gittikçe yeşeriyor. Sapkınlığından kurtulan birey erdemsizliğe karşı arındırılmış erdemli eylemi gerçekleştirip vicdanındaki ödev arzusunu yeniden yaratma fırsatını yakalar. Sığlığını kaplayan yekvücuduyla bedenleştirilmiş ruhunu hep erdemlerin içinde yaşatarak, bu taşıdığı yüce erdemleri başkalarına da aktarabilir. Arkasından gelecek olanlar için yeryüzünde yitirilmiş o derin anlamı yeniden ruhlarımıza üfleyebilir.

Ki bu zaten öncelikle kendi varlığımızdan başkası olmayacaktır. Bu sayede her birimiz kendi ruhuna üfleyen tanrılar gibi olmuş olacağız. Erdemli kişi biziz! En kutsal arzumuz bu değil miydi zaten!

Belli ki konuları nasılda buralara getirdiğimi, çokça dağıttığımı ve anlaşılmaz kıldığımı düşünenleriniz olabilir. Hezeyanımın içinde sürüklenip kendime yeniden dönüşümümü ritüelleştirerek, sizi de bu işin içine katıp kendi büyülü dünyamı yaratma arzumu tasarılarla da olsa kurmuş oldum. Bu tasarılar içinde bedenimin istencini, davranışımın uyumsuzluğunu, ruhumun ayrılığındaki bu çatışmaların diyalektiğinde, gerçek manada düşmanımı (kendimi) alt ederek ve hak edilebilir bir zafer (görünürlük) kazanmış olacağım.

Benim yolum bu olacak. İçinde her şeyi barındıracak kadar geniş ve derya deniz aynı zamanda karmaşık ve çözümsüz gibi görünen sorgulamaların derinliğinde kaybolacak kadar da tehlike bir yol… Işıksız bir yol.  Fakat meşakkatli ve karanlık yolumun yönü bu sefer içimde yeşerecek olan erdemlerimle aydınlanacak.

Benim üstün ve düşkün arzularım, beni bu yola yani kendime karşı savaşıma sevk etti.  Böylesi bir çatışma sonrasında gelen huzura ise ancak kendimle uyumlu olmayı idrakle kavuşabildim. Şimdi de kendi ruhumun derinliklerinde kurduğum kentleri geziyorum. Bataklıkları ve dar sokakları gözetleyen, ışıklı-ıslak pencerelerimden bakan kişiliğimin portresi renksiz çizgilerimi karalıyor, yerine okaliptüs çiçekli bir yüz çiziyor bana. Yaprağı dört mevsim dalından ayrılmayan, beyazlığı akyelle lekenmiş incelen sığ çiçeğim bundan böyle…