HİÇ VAR OLMAMIŞ SUÇ

Kitap İncelemesi: Franz Kafka, Dava

Kafka’nın Dava’sı üzerine bir deneme

Sevgi Ozan

Bir suç? Var olmaya engel olan bir suç! O halde varlığı ortadan kaldırmakla suçu ortadan kaldırmak aynı şey mi olacaktır. Eğer ki suç salt duyularla görülemiyor ve adil olanın terazisini bozuyorsa, suç ki kanı bile temizlemeli kanla bile ödemeli kefaretini. Fakat suç adil olana bir nefes bile engel olmuyor, terazisine dahi dokunmuyorsa çıplak elleriyle, değiştirmiyorsa adil olanla olmayanı karartmıyorsa gözleri, o halde en büyük suçtur var olmak!

Bir insan, bir ruh yada bir var olan adil olana yan gözle bile bakmadı. O ki yüzünü bile çevirmedi dar soysuzluğun lüks sokaklarına… Yürüdü yollarında aydınlığın, ayın izinden emekledi. Işığın kararmayan yüzünü yüzüne koydu parmaklarını araladı adil yıldızların arasından kaydı…  O halde kutsal dağlara saygı ile çevirmeli kurtlanmış benliğini, çimmeli dağın suyundan paklanana dek!

 Bir gün yine aynı fikirle, ruhla ve sadakatle adil olana uyandı. Fakat gün artık var olana engellenen gündü. Güneş artık doğmak için değil, bir sonraki gün batmak için göründü. Aydınlık karanlık yüzüyle çıktığı sahneden indirildi. Beyaz çukurlu yüzü bile kirletildi, bir daha aklanmamak üzere suçlanmak için. Var olan artık hiç var olmamaya itildi. Gün dönümü eskimiş dekorları yıkmak için doğdu, battı ve yine doğdu. Gün batımı erken çöktü karanlığın üstüne, bir intihar gibi saplandı huzurlu ruhlara. Marazi masumiyeti bile yerle bir etti. Girdi bir kere bulandırdı aklın sularını, kendi kendini bile suçla istedi. Var oluş bir suç olmadığı halde! Bir pazar sabahı kahvaltısı keyfi bile vermedi. Yıkılan dekor eskisi gibi olmayacaktı. Bu duyulur dünyanın imkânlı olmayan tek haliydi. Huzur kaçmış köşe bucak saklanmış, artık modern yaşamın olanakları acılı yokluğa, suçlayıcı bir umutsuzluğa dönüşmüştü.

Gün dönüyor ak kara birleşiyor griyi buluşturuyor, kulaklarda fısıldıyor: “Artık özgür değilsin! Hiç gökyüzünde uçmamış gibi…” Her ne meydana geliyorsa senden artık bir şey gelmeyecek, senden çıkmayacak sana ait olan, son bir kez bile… Sıradanlığın karmaşası içinde kaybolmak bile hakkın değil. Yudum yudum kahve içmek, birkaç satır okumak ya da üstüne bir şeyler karalamak sakin loş bir kafede… Bir kez bağlanmış hiç kurtulamayacak olana. Çare yalnız sevmek!

Bilinen, duyulan- söylenen her ne varsa sonsuz sürekliliğin ve büyüleyiciliğin sardığı bu taş sokaklarda; elleri cebinde yürüyen dikeldiği müziğe bile kulağı kesmeyen bir mahpus ruh, suçunu bilmeyerek engelleniyor varoluşun sessiz dansına…

“Şimdi şu duran tabloya bak! Hep hapsedilmiş olana, öyleyse bir daha bak, hep onda kalmış hiç kaçamayan sonsuz kayboluşa bak. İki soluk ağaç, bir akamayan nehir ve ne doğan ne batan bir güneş. Yalnız kararmaya hevesli bir gün…”

Hep kararacak ihtimali olan gökyüzünden de bak, aydınlığa kavuşamayacak yeryüzüne bak. Örtünecek bir daha göstermeyecek, yeşile boyamayacak ovaları, kutsal dağların kadife kokan çiçeğini bile küstürecek hiç açtırmayacak. Hepsi birden neşesiz, ruhsuz müziğe dönüşecek…

İşte bu an yıldızların doğuşuna koşuyor kapıyor gözlerini, gecenin sardığı ayı bile saklıyor hiç ışımamışçasına. İşte o an erken çöken karanlıktı. “Erken çöken karanlık ne aydınlatır ne gün batırır, uzamsız -zamansız hiçliğin kayboluşunda orada öylece asılı kalır.” Bir suç gerekli yerle bir olsun bu korkunç durağanlık! Hasretini bile çekmesin, tan kızıllığını beklemekten bile vazgeçsin. Yok-oluş dile gelsin başka hiç bir istenci olmamış gibi…

Durdurun dediler durdu. Suç durdu, rüzgâr durdu, tanrısal ışığın yağan şelalesi bile durdu. Tek bir edim bile yoktu. Kulaklar hiç olmadığı kadar sağır ve yoksul kaldı. Burnu açan nanelerin kokusu dahi yoktu. Hissedilen yaşanılan tahammül edilen tek bir koku dahi yoktu. Işığı bile koklayamaz oldu; daldaki yaprağın, titreyen damlanın, hakikatin kokusu dahi yok oldu. Kaybedildi tüm varoluş. Bir daha gelmeyecek olan suçlu oldu. Parlamış sisin arasında öylece yok oldu…

Bu haykırış bu kulakları kesmeyen bir haykırış, zamansızı delen bir haykırış. Nerede ise bilinmeyen orada, var işte! Hakikat ise bu eğer bir an bile düşünmeden gitmeli. Hatta sürünmeli peşinden ayaksız bir yılan gibi… Suçsuzluğunu ilan etmeli; dağ, deniz, gök hep bir ağızdan aklamalı hakikati…

“Biri var uzakta. Bu ki kendi gölgesine atlayan, suçluyu bulan kişi. Kendini nasıl da buldu! Hatta hırladı vahşi, gölgesinin boğazını bile sıktı. Birden kanun koyucu oldu.” Nasıl da paraladı kendini bulmak için, ama henüz tanıyamadı. Sudaki yanılsamasına mı bakması gerek? Bu yeterli olur mu? Kendi gölgesine bile atlayan ruh, aynadaki yüzünü de parçalar. Peki, nasıl anlayacak suçu suçluyu? Kan görmeli elleri elbet, bu en açık-seçik şey. Sonra vicdana hal hatır sormalı nefes kesmeli pür dikkat, öğle güneşinde bile başından kızgın ateş geçmeli…

Anlamıyor, duymuyor susuzluğun kokusunu dahi alamayan zamansız hakir kalmış ruh. En uzağında aradığı şey aldığı nefesinde hatta kasığının içinde görmüyor, o halde kör kalmış birde sağır. Olacak iş değil, hakikati kör ve sağır kulakların araması! Fakat adalet terazisini tutan kadın hem kör hem de sağır değil miydi? Maalesef ki kimse bu vakitten sonra hakikatin suçsuzluğunu ve kefaretini yeryüzünde ödeyemez!

Ertesi güne erteler zamansızlığın içinden ruh. Bu dünya artık aklanamaz! Gurur ön yargı, akıllı budala, kaybolmuş yerini bilen; her ne ki yüzeye çıkmış o ki hiç görülmemek için oradadır… Hakikat, duyulur olanın ötesinde, yeşil dağların en tepesinde, karın yüceliğinde yanan kutsal defnenin gözyaşındadır.

Kelimenin her anlamıyla deli danalar gibi aklanmaya koşan her kimse, sonsuz dalganın dinginliğinde kalmalı her bir uzvuna dek! Dağlardan uzaklaşmamalı her çiçeğin suyundan içmeli, karın soğuğuna da aldırış etmemelidir. Çünkü burada kentin demir saraylarının paslı kokusuna bir nefeslik dahi yer yoktur. Kalabalığın sessizliğindeki titreyen korkaklık da yok. Dağların mahcup nehri, yanık kokan çoban türküsü vardır. Hakikatin duyulduğu hakikatin söylendiği tek gök gökyüzü oradadır. Sinizmin ve yeniden üretimin kahredici- boğucu yorgunluğunun kararmış bulutları uğramamış oraya, hiç balta girmemiş ormanlarına keskin. Her şey olması gerektiği kadar yumuşak, temiz ve parlak. Suçsuzluğun yükünü omzunda taşıyan deve dahi otlar ovalarında. Kırlarda kükreyen aslanın sesi dahi duyulur. Artık sağır kulakların yoksul zamanı akar, hem de bir geyik gibi aydınlığa koşar, kırlangıçla bile yarışır…

Bir duran var, kaşları çatık ve suskun. Hem bekleyen hem de kibirli biri. Aynı zamanda koşmuş suçsuzluğunu aklamak için fakat elleri hala kanlı, nehirde yıkamış yıkamış da arınamamış. Geldiği yolun kokusunu bile getirmiş ardından kireçli yağı, paslı demiri, dikenli kurşunu da. Cüreti aşikâr fakat bir daha dönemez ya aklanacak ya da bir daha konuşamayacak. Susmalı geri dönülmez, kirletilmez alana!

  Kutsal dağların kızgın kartalı yargıç;

  Üstünden geçti, dik bir o kadar kasvetli bir bakışla.

  Bir çığlık sonra, aklanmış bir sessizlik!

  Kırlangıcın küçük göğüs kafesindeki yorgun kalp çarpıntısı…

  Başka ses yok! Soluk yok, artık suçta yok, suçsuzluk da yok!

MELANKOLİK NOLSTALJİ

Yeniden merhaba umuduna sarıldığım adam.
Öncelikle kusura bakma seni bu kadar beklettiğim ve umutta bıraktığım için… Eğer bahane olarak kabul edebilirsen içimde sana ve yaşantına duyduğum o aşırı merakımı biraz olsun gizlemek istedim aslında. Çünkü ben sanata ve yaratmalara gebe kalmış ruhları hep merakla gözlemlemek istemişimdir ve böyle insanlara duyduğum hayranlıktan ötürü bende yeniden yaratma cesaretini umut eden biri olmaya çok çabaladım bu dünyada… Beklentim kimilerine göre yok, ya da kimilerine göre de oldukça çok, ama bana göre beklentim haddimin ve sevgimin de çok ötesinde sürekli ölümden ibaret. Melankolik olmak değil niyetim sakın ha yanlış anlama benim derdim sadece ölümün cezbedici dehşeti karşısında neden yaşamı seçmem gerektiğinin sorgulamasıdır. Tüm meselem de bu dünyaya dair neden daha çok şey yapmalıyım ve neden hala umudun tozunun dahi kalmadığı bu dünya için mücadele etmelimiyimin derdindeyim. İşte seni bu yüzden de gözlemliyorum yapıp etmelerine dikkat kesilip siyah beyaz gerçekliğini daha umut vaat edici buluyorum. Şiirine sarılıyorum en çokta tonuna, akışına sel gibi kapılıyorum. Direnç dahi göstermeden kendimi boşluğa bırakmayı seçiyorum… Şimdi de olacak tüm bu karmaşa ve mücadelemiz için silah-kılıç kuşanmış bir halde hazırolda bekliyorum. Bir işaret bekler gibi olan bakışlarında bakışlarımı ört istiyorum ki dünya bir sanatçının yeniden inşa ettiğini bir tiyatro sahnesine dönüşsün. Öncelerden gördüğüm ve bildiğim tüm renkleri kokularını al benden, siyah beyaz iki tonuna sığdır o nostaljiye duyduğun özlemini de benim sevgime kat istiyorum… Bana gözünden izlet kurgulanmış gerçekliğini ve bana bir daha asla hakikati ve renklerini gösterme özellikle de kırmızılarını. Artık bir renk dahi verme bu yeryüzüne, al tüm ihtişamını boz dünyanın akıp giden canlılığını… Önce kokusunu kes nefesime girmesin ve bana bir daha yaşam dolusu şevk vermesin diye! Ardından kör et duyularımı renklerimin beyazlığına siyah lekeler sür ki bir noktanın kaderi kadar küçülen var oluşum yitirilsin, yerine yokluğun yırtıcı darbesine duyduğum öfkem küflenmiş özümden etsin beni… Ve dansımıza başla ardından ama önce bir şiir dinlet bana hemen ardından dansa kaldır ruhumu iyiliğim kötülüğümden çıkmalı ki aynı karından doğup kardeşine hasret kalanlar kavuşmuş olsun.

İki ayak yan yanayız şimdi seninle; bir ayak geri ve ikinci ayak ileri, başın gibi dik ve asil olan yüzün geçmişe dönük çünkü geleceğini kurtaracak olan Mesih’in yolundan gidiyor. Geçmişten kafasını ve bağını koparamayan bedeninin ayak iziyle dünyanın gelip geçiciliğine çomak sokan ve çarkını durdurmaya çalışan da kim? Şimdi dansıyla dünyayı birbirine katan delik deşik edilmiş ruhta kimin? İşte bu nostaljik el de senin. Onu tutup dansa kaldıran da benim elim olsun mu? Eğer istersen tüm bu olanaklılık bir zorunluluğa da dönüşebilir.
Ben, korkaklığını apaçık itiraf ederek arkana sığınmış bir soytarı değil, umudu avucunun içinde saklayıp kollamayı hala başaran bir küçük tanrının çırağı olmaya hevesliyim sadece…
Söyleyeceğim öyle çok şeye rağmen az konuşabilen biri olarak diyorum ki, bir dahaki sefere suskunluğumu konuşturman dileğiyle görüşmek üzere…