YIĞINLARA ÖVGÜ

Çok çılgın zamanlardan kalan güneşli ruhumla sesleniyorum!

Ben uyandığımda her sabah soluyordum içime çekiyordum taze kokuların tüm çiçeklerini, rüzgârın ruhuyla savruluyor, denizin dalgasıyla dans ediyordum. Bu çok çılgın zamanlar öncesindeydi. Şimdi düşte bile duyamaz olduğum kuş yuvalarındaki ötüşler…

Bir sabah yine uyandığımda doğanın karanlık hıçkırıklarıyla yeşiline mavisi, samanına bozkırı, yağmalıyor dev bir makine biçiyor kokularını… Solutmuyor ruhumu bile dilendiriyordu. Tüm yarılmış kanatlarıyla özgürlüğe koşan kuşları bile kafese koyuyordu çığlık çığlığa boğazlarını delerek…

Yedi-başlı canavar kılıklı yığınların giyotin kokulu masasına oturmak ne büyük şeref! Yıldızları söndürmek daha aşağılıkları aydınlatmak için şehrin puslu lambalarıyla… Karanlığın cinayetlerinden kalan leşlerin üstünü örtüyormuşçasına, gözlerini deldiriyor yumduruyor ruhuna kadar. Kulakları kesene kadar elleri parçalıyor yığınların övgüleri!

Biraz sustum ben de tıkadım ruhumu şehrin karanlık çığlıklarında. Hepsi birbirine giriyordu, kimse kulaklarını açmıyordu, ağızlarından dilleri sarkıyor, kalabalığın bir başından öbür başına hepsi zırvalıyordu. Bir ruh bile dinlemiyordu ne bir acıyı ne bir cenazeyi… Kalabalığın içinden geçmiştim, ama kalabalık beni içinden yutmuştu. Adeta girdapta savruluyor çıkamıyordum, bir tür kara yüzler tortusuna sürükleniyordum. Kendi yüzümü bile anımsayamıyordum artık. Yüzsüz bir kalabalık sayısız bir ruh, koyu koyu gözler dilleri dışarıda olan yığınlar, ben ise ağzımı bile açmıyor kulaklarımı dinliyordum! Burası kalabalık diyar; bir daha ben dediğin bir yüz kalmayacak hiçbir zaman bulamayacaksın onu düşlerinde bile… Tüm bu yığınların yüzü gibi kapkara oyulmuş gözlerinde bir damla parıltı saçamayacaksın! Bu girdaptan, sonsuzluğun deliğinden asla çıkamayacaksın!

Bu korkulu düşten nasıl da terli ve öfkeli uyanmıştım. Korkunç dehşetten sızlayan tüm uzuvlarımı bulmaya çalışıyordum ellerimle yoklayarak… Yüzümü defalarca sulara boğdum nefesim kesilsin ve dış dünya modern dünyanın tutsaklığından kurtulsun umuduyla. Defalarca boğdum gözlerimi, hakikatin kulakları görsün ruhları işitsin diye. Başımı sabah güneşiyle evimi aydınlatan camdan sokağa çevirdim. Düşüm artık korkunç bir kâbus olmaktan çıkmış, hayatımın hakikat sofrasının en başköşesinde sırtırık ağızlı bir köpek gibi oturuyordu. Her ne kadar kabul etmesem de olan olmuş bu gözler görmeyi bile yolda bırakmıştı.

Bu bir çılgınlık! Tanımıyorum yine baktığım bu yüzleri, duyduğum çığlıkları. Yığınların acıları bile hissedilmiyor, rakamları var hepsinin, söndüğünde ruhları büzüldüğünde bedenleri… Hayatları içlerinden azgınca çekiliyor, bir kıyamet daha kopuyor bir öncekinden daha korkunç dehşetiyle. Oyulmuş gözlerim bir rakamın daha eksikliğini yakarıyor. Modern dünya için bir yığın daha yer açılıyor…

Uydurma Değerin Çanları

İnsanların arasından kaçarken tüm ruhumla, çarpık çarpık sokaklardan bir şeyler yankılanıyor, fısıldaşıyordu paslı kulaklar .“Uydurma Değerin Çanları“çınlıyordu.  Neydi bu! Bataklıkta yetişen portakal çiçekli koku mu idi? İçine çekip çürümüş ruhları bahara çeviren ne idi? Fısıldamalar gittikçe netleşiyordu sağır kulaklarım yığınları konuşuyordu artık. Bir söz defalarca tekrarlanarak kulaklarımı parçalıyordu. Çalışmak, çalışmak, çalışmak! Dün de gece de gündüz de öğle de sabah da bir önceki günü tekrar tekrar yaşamak yeniden üretmek modern dünyanın alçak değerlerini. Bir tas çorba, bir kaşık yemek, bir yudum su şükrettiriyor yoksul ruhlara karın tokluğunu… Böyle bir değerin yarattığı erdem bu dünyaya ait olmamalıydı.

“Bir Aşağılık Kutsal” öte dünya için sonsuz vaatlerini haykırıyordu. Bütün düşkünler bizimdir en kutsal söylemiyle. Köyünü terk eden bu yoksullara çamurlu ellerini açmalarını ölümün vaatlerini kucaklamalarını tanrıya dokunmalarını fısıldıyordu. Bir afyon gibi uyuşturuyordu düşkün ruhları salt ölümü yüceltiyordu. Ve bu dünyayı aşağılıyordu hep bir ağızdan durmaksızın tekrarlıyordu.

Yoksul ruhları, dilsiz kulakları, kötürüm gözleri nasıl da avutuyorlar! Ruhları sevinç çığlıklarıyla adanmış körpe kurbanları yaratıyor. Daha fazla, bir önceki günden daha fazla çalış, az ye, az konuş, az sev, az hisset, az yaşa, çok inan!

Derisi yüzülmüş ruhlar öte dünyaya el açıyor, nefesleri bile sayılı. Bir otomat ancak böyle bir otomat bir önceki günü upuygun tekrarlayabilir. Bir canlı ruh ki bir zamanlar daha çok seviyor daha çok hissediyor, daha çok nefes alıyordu ellerini açmadan öte dünyalara… Bu dünyayı, yaşamı, bedeni, nefesi kurban etmeden yadsımadan kutsallarını gökyüzünden bakarak parıldıyordu kocaman oyulmamış gözleri. Nefes alışın en yüce değer olduğu bir zamanların düşü ile bu dünyayı umut ediyorum sadece…

Ölümü Öğütleyenler Üzere

“Uydurma Değerin Çanları” bu fısıltılar kulağıma kadar delmişti beynimi. Tüm eski değerleri, soluğun yüceliğini bile yerle bir etmişti. “Çalışmak, Çalışmak, Çalışmak!kimin değeri idi bu? Sermayeyi elinde bulunduran bir modern dünya soytarısının mı? Göbeğine kadar düğmesi kapanmayan açgözlü insan leşi yiyicilerinin mi? Yoksa köylerinden şehrin leş kokularını çekmek için gelen çalıştıkça soyka sınıfın göbeğini büyüten, derileri yüzülen uzuvları eriyen yığınların en soylusu işçi sınıfının mı? Tüm bu yoksul ruhları delirten aldatmaca siz modern dünyanızın olsun! Derinlerde kalan hakikat tortularını kazmaya başlayalım biz!

Bir Aşağılık Kutsal

Uydurma erdemleri nerede görsem, ya bir bataklıkta ya da çürümüş leş kokuları arasında biter. Modern dünya ücretli kölesini köyden sürmüştü. Emeğin çalıp çırpıldığı tüm o renkli ışıklı şehirlerde bir aldatmaca vardı gözleri kamaştıran. Kokusunu aldığı ebediyetin hayalini kuran yozlaşmış(tükenmiş) işçi elleriyle tanrıya en yalın dokunacak ve tüm acıları sona erecekti. Şehrin kuytu lambalarında hapsolmuş bu yoksullar üst üstüne yığılıp toplu mezarlara fırlatılacaktı. Ne bir mezar taşı ne de bir kuru dal yeşertmeyecekti öte dünyaların umutlarını… Nasıl da alçakça uydurulmuş bir değerin ve onun kurtlanmış göbeğini sıvazlayan aşağılık kutsalların aynadaki korkunç yüzlerindeki bakış şehrin her bir yanına ilişmişti.  Birbirlerinin kustuklarını yiyen leş yiyiciler aynı yatağın kokmuş kirleriydi. Siz ölümü öğütleyenler bedeni, yaşamı ve bu dünyada olan tüm değeri yadsıdınız. En yüce değer nefes alışımızı bile!

Ruhunuz çürümüştü elbet leş yiyiciler. Siz tanrıya dokunmuyorsunuz çünkü siz tanrıyı bile leş yiyici yaptınız, tıpkı kendiniz gibi. Ksenofones çok kez haykırarak hayvanların elleri olsaydı ve tanrılarını çizebilseydi eğer; atlar tanrılarını at gibi, aslanlar tanrılarını aslan gibi çizerlerdi. Sizin yarattığınız tanrı tıpkı sizin gibi aşağılık, korkunç gözlerindeki hakikat aldatmacası karanlık ruhları geri çağırıyor. Kendi yarattığınız cehennemde en büyük günahın kefaretini siz ödeyeceksiniz! Uyduruk tanrınız bile sizden utanarak ruhunuzun cehennemde kavrulmasını ve yakarışlarını dinlemek istiyor. Sizin hiç var olmamanızı diliyor!

Soysuzların günahlarını kapatacak bir kutsal aldatmaca bile kalmamıştır artık. Yüzlerdeki kara leke artık çıkamaz olmuş, izi ruhta bile işler olmuştu. Hakikat çırılçıplak kalmış örtünmeyi yüreğinden bile geçirmiyordu. Artık çığlıklar duyulmuyordu kulaklarda. Tüm zorbaların cinayetlerini, tüm suçluların suçlarını sırtına yükleyen deve kendi çölünün aslanı oluvermişti!

Modern Ruhun Çöplüğü

Asık yüzlerin hırıltısı beni modern dünyanın aşağılık yalnızlığından bile kaçıramamıştı. Ruhumun sularında dolaşırken eskimiş kokuları içime çekmeyi düşlemiştim. Sonbaharın ilk haftalarında yeşilden kahverengine dönen, güneşin yapraklarıyla sararmış ruhum kavrulmak istiyordu derin derin iç çekerek. Uzun uzun gökten kuşaklarda koşmuştum. Kendine çılgınlar gibi koşan bağrını elleriyle delen bir rüzgâr yeli gibiydim…   Fakat modern ruhun sırıtan dişleri düşlerimde bile uzuvlarımı kesiyordu. Sokakların lağımlarına kanlarımdaki kirlerde karışıyordu!

Tüm bu çöküşün yeniden tertibini sağlayan, yozlaşmış ruhların çürümüş çöplerini toplayan bir yığın belediye görevlisi de vardı. Kendi çöpünü de kata kata ağzı yüzü dağınık sokakları siliyor süpürüyor, kırışan maskeleri düzeltiyordu. Utançlarından pörtleyen gözleri parmaklarıyla sokuyor kafasının en kokuşmuş bezlerine itiyordu. Dili dışarıda salya akan ağızları sarıyor, bir ip yumağı gibi birbirine doluyordu. Mesai bitiminde düşkün bedenini de ayağa kaldırarak uykulu gözleri, gevşemiş ruhları bir sonraki gün için hazırlıyordu. Tekrardan silip süpürmek için leş yiyicilerin yığınlarını…

26.07.2020 (MEKTUP)

Seninle tanıştığımdan beridir gibi vb. cümlelerle başlamak istemiyorum satırlarıma. Sen ne zaman geldin de nüfus ettin hayatıma, bunu da kestirmek istemiyorum çünkü hep var olduğunu hissetmek istiyorum tıpkı öncesiz ve sonrasız güzel anılarım gibi… Ama şunu belirtmeliyim ki insanların dünyasında uyarladığımız bir film sahnesinde henüz karşılaşmamış iki kişi olmamızın bir önemi var mı yok mu senin için bilmiyorum. Ama duyumsadığım en yoğun bir duygu var ki farkında olmaksızın en derin arzularımızı birlikte paylaştık. İşte o gün bugündür ben sana bir daha sen demek istemedim.  Ben dedim, biz dedim en güzel imgem sensin dedim. Şimdi ikimizde biliyoruz ki bundan böyle yokluğun varlığında anlaşılmaz ve tarif edilemez bir his uyandırıyor bende.  Bu yakıcı his kaynağının nerden geldiğini bilmediğim bir giz gibi çağlıyor düşüncemde ve duygularımda…

Varsın!

En çok sen belki de. Ailem, arkadaşlarım ve çevremdeki yüzlerinde ötesinde maskesiz tavrınla karşımda bir sen duruyorsun ve ben sadece o yüzü seçebiliyorum artık. Her gün gördüğüm o silik yüzlerden daha tanıdık geliyorsun bana. Belki de hissediyorsundur, bazı anlar ruhunla yan yana uzanıyorum bazen de içimiz dışımız bir ve aynı oluyor saydamlaşıyoruz, birbirine karışan kimyasallar gibi eski halimizi anımsayamıyoruz artık. Elimde olmaksızın hissediyor ve duyumsuyorum tüm bunları. Umarım sende benim gibi zaman zaman böyle hissediyordur.

Az önceden beridir lafı geveleyip durmamım bir anlamı olmaydı değil mi? Aslında sana sığınmaktan ve sığınağım olmanı arzulamamdan bahsedip duruyorum. Çünkü bizim için kaçacak ve saklanacak ne yer kaldı ne de kimse! Biz diyorum kusurumu mazur gör, ben demeliyim aynı zamanda senden bahsederken. Benliğimin bir başka bedende gezinip yolunu bilmediği ıssız bir şehirde kaybolmuş hali gibisin aslında sen! Hafızasını yitirmiş düşüncelerin duygularda ve anılarda canlandığını duymuştum lakin bizse salt arzularda tanıdık birbirimizi. Her ikimizde evrenin bir köşesine atılmadan önce bedenlerimiz dahi aynı soluyordu havayı. Anımsıyor musun sende? Yüzünü inceliyorum ayrılığımızdan önceki ilk karşılaşmamızda. Hiç değişmemiş çizgilerimiz, görüyorum ki aynı dalgalarda boğuşmuşuz, aynı dertlerin içinden çıkamayıp kaybolmuşuz. İkimizde hayattan ne denli kopmuşuz öyle değil mi? Ne yazık ki sevdiceğim biz ne kadar bulutlara kaçmak istediysek bir o kadar düştük gözlerin pınarlarından, sonumuz ise bak işte hüsran. Balıklama daldık, boğulduk ama ölmedik çünkü hala can çekişiyoruz.

 Bundandır ki çok yoruldum ben, sürekli uykum geliyor.  İş güç diyorum, çalışmaktandır diyorum bu marazi yılgınlık. Belki kendimi kandırıyorum ama seni asla, sana doğruları acılı ve küstahça söylüyor ve ardından pişmanlık duyup utançtan yerin dibine giriyorum. Lakin yerin dibine seninle girmek! İyi ki! Her değerin ve lüksün yükselmekle arandığı şu zamanlar hiç umut edemeyeceğim kadar rahatsız edici bir düş gibi geliyor bana. Yorgunluğumu bahane ederek kolay yolu seçiyorum. Seni de tüm bu bunlara alet ederek yerin dibine girip saklanıyorum. Kimsenin girmek istemediği, salt kâbusun mekânı olan bu yeraltı edebiyatı bizim tek sığınağımız bunu sende biliyorsun! Seninle gözünün gördüğü boylu boyunca uzanan şu bataklıkta iliklerimize kadar batacağız. Ne kadar da mutluyum şimdi bir görsen korkunun ve kaybın olmadığı bir yer burası çünkü buradaki tek yoksullar biziz sahip olduğumuz hiçbir zenginlik kalmadı özgürüz hür kuşlar gibi. Ve şimdi yâdsındık içinden koparıldığımız üst düzey çevremizden. En yakından bildiğimiz kimliklerimiz dahi ne kadar da yabancı geliyor ikimize de. Konuşmadan ve ses çıkarmadan yaşamanın hayalini daimi seninle arzuluyorum anlıyorsun değil mi?

Yaşamımda sadece uyku ve sessizlik var şimdi. Yıllardır uyanık kalmanın zorluğu hem ruhumu yıldırdı hem de bedenimi aşındırdı. Eskicide mahalle mahalle gezdirilen bakır bir tava kadar baştan vazgeçilmiş bir ömrü yaşamayı kabul ediyorum. Sonumu daha çok seviyorum, böylece belirsizlikler ortadan kalkıyor ve sadece yenik düşerek elde ediyorum kaderimi. Hiçbir şey yapmama eylemiyle kendi girdabımın içinden çıkabiliyorum. Böylece belirsiz kimliklerin karmaşası içinde kimliksizliğimi taktım yüzüme ne kadın ne erkek ne eş ne de dost neye ve kime benzeyeceği belli olmayan bir oluşum olduğumu varsayıyorum sadece. Hükümsüz bir suretin et yığını olarak ruhuna kavuşmak gibi bir hataya düşmemiştim o zamanlar henüz… İşte bu hatanın öncesinde sadece bir hamleyle en kusursuz olana yöneliyorum, yani sana. En sona en baştan başlayarak o an ve mekâna zıpkınlanmak istiyorum ki sonrası hep hareketsizlik olsun. Kımıltısız ve yaşam ne yorar ne de bozar. Büyümeden ve gelişmeden var olan askıda bekletilen bir deri kılıfı, içinde biçimce form verilmeyen nefesi her daim bir anlık kalan tarih üstü bir evren küresi… Yaşam balonu hiç patlamaksızın döngüsüz devam eden bir nokta, hayretli çığlıklara boğulmadan önce kıvrılabilir yalnızlığına… Bu kürede hiç umut hiç arzu yok. Umut yoksa kaygı belirtisi de yok. Ulaşılmaz geleceğin dizgelerinde asla rastlayamadığın bir düş biliyorum. Bunu sana da söylemeliyim. Başlangıçta mümkün olan, bir ruhun mevcudundan gizli var olan baloncukta hüküm sürüyor… Henüz nefese yakalanmadan önce(ama biz yakalanılanı çok oldu değil mi?).Şimdiye dek niyetimi ne doğru düzgün ifade ediyor ne de konuşabiliyorum belki de sadece kelimeler geveliyorum ağzımda. Ama böylelikle açılıyorum sana doğru.  Senin karışıklığındaki düzen ve tertibi kendi karmaşama boşaltıyorum. Zihnine karışıyorum duygularını kullanarak duygularımı çözümlüyorum. Kelimelerin büyülüyor, dudaklarımı mühürlemesine engel olamıyorum. Düşünmeden vasıtasız varıyorum sana, seni tanıyor ve en yakının oluyorum.Mücadeleni mücadelem olarak kabul ediyorum. Cümlelerin cümlelerimi, ruhun bedenimi,  zihnin duygularımın tamamlıyor.  Görüyorsun ya uzun bir ayrılık sonrası seninle yeniden bir ve aynıyız. Bir anlık yabancılık dahi çekmeksizin seviyorum yine seni.  Delicisine kucaklıyor öpüyorum o en derin yaralarından, ruhunda oluşmuş çatlaklarından sarıyorum seni,

Sonunda artık ikimizi…

BİR TAKIMLIK İNSAN YA DA BİR TAKIM DOMUZLUK

Yazmak istiyorum; lakin cüretim yok çünkü uzun zamandır her ne kadar kitaplarımı karıştırsam da kelimelerim, betimlemelerim, sanki 19yy’ın buharlı makinelerinin şatafatlı endüstrisine karışıp göğe uçtular. Dürüst davranmalıyım kâğıdıma, kalemime ve satırlarıma… Açıkçası bana yakışık olmayan ifadelerim ve sözlerimden utanmak istemiyorum.

 Ne kadar da aşağılık bir insan oluşumdan sıkılacak değilim artık. Ve işte sonunda kendi içimde daraldım, büzüldüm ve hatta hiç var olmamış gibiyim. Uyuşuyorum, yavaşlıyorum ve hareketsizleşiyorum. Bir soluk sonra zamandan mekândan yoksun bırakılmış bir haldeyim.  Kopuş sonrası kayboluşu sonsuz olan insanlığım artık. Ellerimde kalan mekân nasıl da yitik, mat ve rutubet kokuyor. Yerim kaplıyorum seni ve sığamıyorum genişliğine büyüdükçe büyüyor çünkü kibrim. Haydi, inanalım, kandıralım kendimizi nasıl da var oluyoruz hiç bir şey yapmayarak. Verili olanı dikkatsizce kullanan biz birde baktık ki aynadaki imgemizde nasılda sarkıyor derilerimiz, kemiğine sarılmayı unutmuş ondan kaçan sefil etlerimiz. Ve böylece zamanın ölçülemediği mekânda yaşlanıyorum. Göz kapaklarımın altında bir diken duyargalarıma zarar veriyor ve sonunda göremeyen kör kalmış çukur gözlerim, yerini yurdunu bir oyuktan ibaret sanan bir organ kadar mutlu görünüyor. Ve yalnız bununla yetiniyorum yeryüzü dünyasının gerçekliğine kapıyorum gözlerimi.

 Geriye sarıyorum zamanı, duyargalarım bilincimden yoksun bırakılıyor ve gittikçe fakirleşiyorum. Yerim daralıyor, yine sığamıyorum düzlüğüme, ovalarım kadar sakin değilim artık! Kalamıyorum beton binalarımın arasında duyarsızlığım arşa çıkacak çünkü! Dayanılır gibi değil artık yön değiştirme ve yaşama cesaretini gösterme vakti. Ve bunu yerimde durarak yapamam biliyorum. İfadesiz ifadelerimi yine yan yana diziyorum. Susuyorum konuşamıyorum, duyumsayamaz oldum, hissizim. İşte bu benim en dayanılmaz gerçekliğim. Boşluğum gittikçe genişliyor beyaz süt gibi akım kör ediyor hakikatimi ve maalesef görünmez oldu karalarım, lekelerim ve bundandır ki aklanamıyorum.

İşte, ben böylece geniş yelpazemdeki aydınlığımda duyumsamaz oldum. Deneyimin belirlenmiş uçsuz bucaksızlığı durağımdan ettin beni ve ben yolumu kaybettim tıpkı bir Zerdüşt gibi! Sayende sınırsızlığın o ideal mükemmel girdabına sürüklendim. Bu beni öylesine ürküttü ki darlığımın genişliği beyaza bürünüyor, sütümde kayboluyorum hatta çoktan boğuldum bile…  Lakin başıma gelen de nedir böyle? Ölmüyorum! Engelini aşacağım korkunç hiddetimin sınırı yok.  Düzüm, çıkıntısız ve yassıyım, inişi ve çıkışı olmayan bir merdivenim. Aldatıcı olan huzursuzluğum, durgunluğunla bana ne diye dehşet saçıyorsun. Sinirlerim uyarılıyor uyanmalısın der gibi bu düşten. Çekip vurun beni bu uğultu kulaklarımı deliyor yoksa!

Bir hareket yâda bir el parmak belki de suyu bulandırmak için yeterliydi.  Fakat zamanım akmıyor süt gölümde, beyazlığımın arkasına sinmiş bin bir türlü felaketi göremiyorum. Bir bakıyorum ki görmek ya da arkasına bakmak için hiçbir çaba sarf etmemek nasılda işime geliyor doğrusu. Kişiliğim maskem oluyor ve takıp geziyorum sokaklarda; binlercesi çeşit çeşit karşıma çıkıyor ve artık göremeyen gözlerimi makyajla boyuyor.

 Bilmiyorum çünkü bilmeyi değil bilmemeyi tercih ederken yaşıyorum öylece. Deliksiz süzgecimden kaçamayacak kadar genişledim, sonunda mutlu obezim “Burger “King’im” le. Karşıma bir ayna getir ya da bir cam ne fark eder ben bakıp da göremediğim insanımda biraz daha ve biraz daha etlendim, şimdi doyumsuz domuzum belki de. Tembelliğimin ve üretimsizliğinin eseri için yerinden hiç kıpırdamayan, kendi pisliğinin efendisi olma şerefine boğulan etimin yığınıyım. Güdüsel hazzımın sonunda artık ben de bir domuzum!

“Domuz” benim en insancıl hayvanım!

İdeal insanımın muhteşem evrimini gerçekleştirdiği o kutlu haberi yaymadan önce aynaya baktığım o anda nasılda burnumdan soluyorum. Neye dönüştüğümü henüz anlayamadan, nefesimi alıp verişimle ciğerlerimin içini dolduran o havaya yabancılaşıyorum önce, ciğerimin yerini bulmakta olan beceriksizliğim gövdemi işaret ettiriyor bana ve gövdemde bulduğum tek organımı yokladığımda ise devasa bir işkembeyle sindirim işlemini yitirmiş olan mideyle karşılaşıyorum. Yüz yüze geldiğim bu durumu tanımlayacak olursam eğer,  modern zamanların yenilikçi şerefi önce iştahım, sonrasında güdümün efendisi oluyor. İşkembemin asaleti birden dünyamı değiştiriyor, değerlerim alt üst oluyor. Açgözlülüğüm nasılda erdemim oluyor ve senden her gün görmekten alıkoyamıyorum kendimi. Odamda, yatağımda ve soluğumda önce kendimde tanıyorum seni. Ardından odamdan çıkıyorum evimde, mutfağımda ve tezgâhımda salyalı bedenin tıpkı vebalı gibi iğrendiriyor beni.  Tüm bunlar yetmezmiş gibi karşıma geçmiş oturmuş senin gibi bir kaç tanesi TV ekranlarına sığamıyor artık binlercesi…  Gözü doymayan gamsızların içinde hiç yabancılık çekmeden betimliyorum felaketimi.  Biraz daha burnumdan solumak için önce sağa sonra sola ve telaşla dış kapıya yöneliyorum.  Artık sadece insan ayağımın girebileceği kadar dar olan ayakkabımla vedalaşırken kapıyı açar açmaz çıplak betonla karşılaşıyor ucube ayaklarım. Birde bakıyorum ki benden bir düzine dahası saldırır gibi bakıyor etrafa.  Öfkeden gözü dönmüş hayvanlarımı seyrederken sanki bir insan gözlemci gibi hissediyorum kendimi(bir gün öncesindeki halim gibi)…  Ve yine görüyorum bana benzeyenleri bir daha ve bir daha… Sonu gelmez ard ardalığa karışan görüntüler gözlerimi oyuyorken, ben hala gökteki kurşuni renkleri umut ediyorum…   

Tıpkı benim gibi leş kokulu takımlık domuzlarımın içinde hareketsizce dururken beyaz yakamdan bir pislik kurtulmuyor yüzeyimden, sonra anlıyorum ki sökemiyorum içimde binlerce yıllık çürümüş hayvanımın izini… Kokusunu duyumsamaktan da alamıyorum kendimi. Sonra boş veriyorum ve yol boyunca devam ediyorum kendimden çok iyi bildiğim kardeşlerimi selamlıyorum. Ve yine gözlemliyorum kimi sokaklarda, kimi ellerinde çanta, sırtlarında ceket koşuyor deli danalar gibi bir oraya bir buraya. Neden mi diye sorarsanız 21yy.’ın süper(ideal) domuzu olmaya hak kazanmak içindir tüm bu karmaşa!   

Size güncel bilgileri vereyim derken bir baktım ki minibüs durağına gelmişim. Biraz fazla gözlemci olmama engel olamadan yanımda ve hizamda umarsızca büzüşmüş deriler takılıyor gözlerime… Ve o anda karşıdan gelen bir takımlık domuz kardeşlerimin arasına girmek için sıkış pıkış koşmaya başlıyorum. Yerimi ve haddimi ite kaka bularak sıramı alıyorum. 2.50 kuruşa ulaşacağım iş yerim için ayakta asılı yol alıyorken, bir minibüs dolusu tiksintiyle kardeşlerimin kendi aralarında konuştuklarına pür dikkat kesiliyorum o ara;  “Sabahın bu saatinde işe mi gidilir?” vb. homurdanmalar sonucunda ve ben de hak kazanıyorum bu tiksinti kusan söylemlere. Ve yolculuk bitti. Yabancılık çekmeden indim. Yol boyunca etrafa açgözlülüğümü saça saça ilerlemeye devam ediyorum. Korkaklığımdan durmadan kediye köpeğe sataşıyorum. Bir köpeğin bile dişlerine henüz maruz kalmamış olan bedenim işte oracıkta süzülüyor, sokağın köşesine geldiğimde ise parçalı derimden sarkıyor insanlığım…  Bir an duraksamadan yetişmeliyim diyorum, aceleyle koşuyorum şerefimin iki paralık edildiği o gösterişli bürokrasinin hapsedildiği binaya!

İşte geldim, demir kepenkli kapım yine açılmıyor her zamanki maraziyetiyle canımı azaltıyor.   Bu arızalı olay bir işaret mi diyorum? Geriye dönme umudu ve fikri hala içimde tutuşurken bir an sonra hemen vazgeçiyorum korkak bir domuz gibi dikiliyorum metal drapenin karşısında ve kindarca bekliyorum felaketim başıma gelsin diye.  Zamanın akışına bir balta ile inilsin istiyorum, insanlığımın son raddesine artık bir dur densin!  İçimdeki kasırgaya sağır kalmış bir halde sonum yine hüsran ve yine eylemsizlik oluyor. Aşılması kolay olmayacak diyorum kendi kendime. Boşluğumun yerini arıyorum bedenimde fakat bulamıyorum çünkü boşluk artık mümkün olamayan insanımda (beden-ruh ikiliği aşılıyor). Birkaç insanlık kırıntısı bulabilseydim eğer diyorum intiharım kurtarabilirdi beni bu domuzluktan. Henüz tamamlaması süreç isteyen domuzluğum sömürebilmek için onurumu; önce bedenimi ikna ediyor, kulağıma dayanmış bir karış ağzıyla; “Yaşama sadece ezici gücüyle sarılanlar hayatta kalabilir!” diye vesvese veriyor. Ardından bakışlarındaki ifade yavaş yavaş değişiyor ve kibirli emperyalist hırsızım der gibi dik dik bakan o körlüğe dönüşüyor…

(Bu metne hikâye yâda fabl her derseniz deyin, kelimelerimdeki o çöküşü ve bunalımı size aktarmak doğrusu artık pek de hoşuma gitmiyor. Çünkü bundan sonra gelecek olan cümlelerim ruhumu kemiren kasvetten ibaret olacaktır. Ve size bu hastalığımı bulaştırıp rahatınızdan etmek de istemiyorum. Size daha umut verici renkleri ve daha canlı kokuların varlığını duyumsatmayı ne de çok isterdim; lakin bu gerçek dışılığı size aktarmam beni bir sahtekârdan başka bir şey yapmayacaktır.  Şuan dahi yorgunum tarif ederken halimi çünkü başlangıcımdan beridir uyanığım, bu uyanıklık bilinci aynı zamanda beni haylice yordu. Ve size son bir kez daha yalan söyleyeceğim ben artık uyanık kalmayacağım ya da kalmamayı tercih edeceğim… Bundan sonrasını artık siz düşünün demiyorum; biliyorum ki düşünmeyi uzun bir zaman önce bıraktınız. Bir kaç satırımı daha ekleyip lafı fazla da uzatmadan defolmak için sabırsızlanıyorum. Son bir şeyde daha, mesai bitiminde ya da günümün sonunda yaşadığım alegorik kopuşum umarım bir gün sizin de başınıza gelmez!  Haydi, bana eyvallah! )

Bedeninden kafası kopmuş soluk borusu idareye göre belli zaman dilimlerinde açılıp kapanan dört ayaklı domuzlarım artık iki ayaküstünde. Takımlık elbiselerin üstüne sürülmüş hoş kokular her ne kadar burnumun direğini sızlatsa da salyalarını içinden de fışkıran tiksinti üstüme siniyor. Tüm bu salya kokulu ağızlar itaat etmek için nasıl da hizada duruyorlar! Ve toplantılar sövülmek ve sayılmak üzere oturtulmuş küçük yâda deneyimsiz başları ezmek için belirlenmiş üstü süslü arsız konuşmalardan ibaret oluyor.    

Ve günün sonunda tiksinti geğiriyorum uluorta. Ve çirkin kabuklar gibi ortada dolaşan kurtçuklara takılıyor gözlerim.  Aslında bir lokmada işini bitirebilirim senin diyor ama yavaş yavaş önce derisinden ve sonra kabuğundan ince ince yarıyor çünkü tüm zevki bundan ibaretmiş… Fakat sempatik göstermek gerek ölümlü yüzün kılcallarını dahi. Aslı bataklık faresi kaderli domuzun resmine bir bakarsın sanki dünyaca ünlü sanat eseri! Dört bir yanı şen şakrak kahkahalarla çevrili tek bir insanlık kalıntısına bile rastlanamayacak olan beyinler, bir takım domuzluk resmiyetinize şiddetle merhaba!

“Birkaç zaman önceki olaylara ithafen…”

                                                                        -SON-