MEKTUP


Öncelikle sana güzel ve umutlu bir “Merhaba” ile başlamak istiyorum. Sana satır satır imgelem dolu hislerimi ve uyanışlarımı aktarmak istiyorum lakin içimde yeni meydana gelen henüz yeşermeye başlamış olan duyguların dahi bir zaman sonra yitip gitmesinden endişe duyuyorum hemde şimdiden ve bunu da açıkçası gizleyemiyorum.
Biliyorum ki çoğu olguda haklı olduğun gibi yine haklı olacaksın. Yıllarım var göremediğim, umamadığım ve anımsayamadığım; ama aması da var bende yokluğunla doldurduğun o boşluğuma hacminle birden nüfus ettin bilerek yâda bilmeyerek. Sayende sığlığım derinliğe dönüştü, karamsarlığım ise umuda…
Tüm bu olup biten iyi ve güzel şeylerin kaynağına indiğimde ise bir geniş omuz, etten ve kemikten meydana gelen bir yüzün de ötesinde benim gördüğümse bir bedenin hatırasıyla, daha fazlası elbette. Fakat gözlerinden ruhunu görebilen biri olarak söylüyorumki ben gözlerinde ruhunu gördüm, okudum ve şimdi onu sana yazıyorum…
İzinsiz ve belgesiz tanımılıyorum seni farkındayım, ama elimden olmayan varoluşta senin ta kendin! Dokunmaya izin alamadığım bir sanat eseri gibi özenle bakıyorum içimde yarattığım sevgime ve sana karşı duyduğum uyanışlarıma… Evet neden mi bu uyanış? Bu uyanış ki varolanların tekrar açığa çıktığı bir zamanlardaki üstünü bir gizle kapatıldığını sandığımız o kırılgan mahremiyetin karşımda durduğu o anı anımsamaktan alıkoyamıyorum kendimi. Kopuşun ve karşıya geçişin ardından geriye elimde ne mi kaldı mı dersin? Gerçekliğini ve yaşanmışlığını zaman ve mekanda inanmakta zorlandığım anlarım var şimdi. Ve sayende o bulutlu akşamımda herşeyin bi anda nasıl anlam denizine boğulup düştüğünü gördüm ve kurtarılma arzusunun içimden hiç geçmediğini de.. Kurtuluş umudu yerine dibe batma ve sevgiden yozlaşmayı dilemenin nasıl güçlü bir duygu olduğunu bilemezsin. Tarifsiz durumu ifade ettiğimde ise; İnsanca tüm varoluşum heyecanımdan önce ip gibi gerildi, ardından ruhumun bedenimle bir olup nasıl eridiği o anı nasıl tarif edebilirim bilmiyorum . Ama aslında konuşmayada luzüm yok işte karşındaydım ben ve senden sonraydım, görmeliydin…
Karşımdaki manzaramdan kaybolduğum o güzel diyar, incelikler ovasında kokusuyla mest olduğum derin çukurlara gömüldüm ben. Ve işte o an sıradan kurşini renkli bir ceketin nasılda sevgiye ve inceliğe dönüştüğünü ve o her zamanki yeryüzün tüm kötülüklerinin bir saniyelik bir incelikle kurşuni iyilikle örtüldüğünü gördüm birde… Sevgiyi yaşamının binlerce türünü gördüm de bir küçük inceliğin sıra dağların zirvesinde değil küçülmeyle yeşerdiği o papatya ruhlu kırılganlığını gördüm. Sana sonsuz teşekkür ediyorum, beni o akşamdan beri bu hislerde asılı bıraktığın için. Bu gizlerin ruhunu bulmayı arzu ettiğimde ise bir baktım ki yeryüzünün en sıradan kafesinde ve en sıradan eyleminde buldum yani sende…

ANLAMSIZLIĞIN MÜKEMMELLEŞMESİ

Sevgi Ozan

Ne güneşin kızgınlığından kork artık

Ne de azgın kışın hışmından”

Peşim sıra beni izleyen gölgem! Benimle her şeyi birebir yapan, yaptığıyla övünen, yoksulluğuyla büzülen ve güneşe tepeden yükselip ardı sıra kaçan…

Soyut yaşam elle tutulmayacak kadar saatlere takılmış. Yelkovanın ucundan saniyelere boyun eğmiş bir de! Nesnesiz, ruhsuz ve bedensiz başıboş bırakılmış insanlı trafik kalabalığında, işte şuan bir başına…

Her şey ne kadar da duru ve saf gözüküyor. Uzaktan yakına bir adım gelene bir selam olsun benden!  Anlamsızlığın mükemmelleşmesi, saatlerin bakırdan erimiş kızgınlığıyla beyninden terler boşalan nöronlara saldırıyor. Görüntü kopmuş ipin ucundan. Artık ters bile değil göze gözükmek için çabalayan. Yapay mekanik ve aşırı burgulanmış gökyüzü altında yüreğe değer bir şeyin çıkması artık ne mümkün! Ah modaların modası mekanik zekânın yapısı ve ağzı, gözleri birbirlerini kovalayan fakat kendini hiç alt edemeyen küçük buruşmuş kuru gölgeler gibi… Gölgenin gölgesi haline gelenler, bina enkazları arasında sıra sıra otobüsle yapılacak yolculuk için koşul olan birkaç meteliğe bile sahip değil. Ayakta kalmamak için düşünen düşüncesiz akıl; bir an sonra yok olup gidecek ağaçların art ardalığına kapılır. Arzu işte karşınızda! Ayakta, yerde ya da boşlukta asılı kalmak hareket etmeyi yalnız güdülenmekle düşünen bir bozuk beden içindir. Sabahın soluğu güneşe rastlamamış olduğuna göre, gökten aşağı inecek olan parıltılar ilişemeyecek perdeli gözlere…

Etin çağrısı bastırılmalı, kulak kesilmeli pür dikkat ve önüne geçilmeli anlamsızlığın. İçinden çıkılamaz çarka çomak sokabilmek için akrep ile yelkovanın yönünü değiştirerek dışarıdan görünen bir elle müdahale edilebilir mi? Aşağılık döngünün yoksul kaderi ile baş başa bırakıldığı uyumsuz uyumluların güdüldüğü diyara merhaba! Herhangi bir izne ya da yazılı bir belgeye başvurulmadan imzasız bir sanat eseri gibi anonim… Sahibi olmayan buyrukların tümü ancak zekânın dışında yüreğin terazisiziyle mümkün olabileceğini gösterdi. İşte bu dürtü değildi bize gösterilen. Çünkü herhangi bir mekanik bozuntuyla çalıştırılmayan duygu ve vicdanı akıllı fabrikaların demirli yığınlarının arasına bıraktı sözde geri dönüşüm için.

Bataklığın henüz içinde sindirmediği bir ötümlük kuş cıvıltıları kadar kanatları hızlı açan serçenin capcanlı kaderine bakalım. Bu sindirilmeyen gerçekliğin içinde kesilmiş cüzamlı bir yara gibi kalan tek hakikat kalıntısı… Çocuklukla kavuşulmuş, gençlikte azalan, yetkinlikle çalınan yaşlılıkla geri verilir. Bir delilik bu, duygulu vicdan veya tanrının lütfu gibi… Bir aşk ikinci bahara selam verip derin doruklu şelalenin arkasından gizlenir. Kemiklerini iç içe geçirerek gençliğinin gidişini izleyen gölge, gölgesini yakalar. Fakat bu gölge ki sanıldığının aksine kararmış ya da hareketsizleşen bir beton yığını gibi soğuk ve ürkek değildir. Bu gölge güneşin ve yelin getirdiği gökkuşaklarıyla süslenmiş, taçlar giydirilmiş cıvıldayan bir serçenin yüreği ile parıldıyor. Göğü yansıtıyor, ağacı, dereyi ve okyanuslarıyla… Akıyor durulmamak üzere geleceğe değil geçmişe dönüyor temkinli yüzünü. Çıplaklığıyla övünüyor, gururu tüm bunlardan ibaret. Sakıncasız soluklanmayla hekimsiz iyileştiriyor kendini, kabuğuna kaçmış evsiz bir kaplumbağa gibi…

 Tanrısız tanrısı mekanik çarkların içinden çıkıyor. Güllere sarılıyor koparmaya kıydığı tek çiçek olan gülleri, sevgi göstergesi için. Dikenleriyle sıktığında kan akıyor. Bu yalın acı ne de muhteşem! Arzuladığı geçmişi ve çocukluğuyla dört ayaklı bebekliğini düşlüyor. An saniyelerin kaçırıldığı tecavüzle zapt edilmiş gölgelerin ışıklarıyla aralandığı kapıda kalakaldı. Bıkkınlığın huzursuzluğu, pahalı mücevherlerin ve son model arabaların yoksul ışıltılarıyla partilerini birkaç hamleyle dağıtmak istiyor. İşte kaçırılan an deliksiz bir iğneden kapıların kapandığı aralıktan süzülüyor. Rüküş gülen suratsızlar kadehlerini tokuşuyorlar. Kadeh kırmızısı güneşin bir kız gibi çatıya uzandığından bil haber bile olmadan. Eğer tek bir sağ ya da sol ışıksız bir göz ola ki kapıdan ya da pencereden iliştirseydi bakışlarını o halde dikilirdi bir put gibi. Aldatılanlar da aldatılmış olanlardır. Bakışları yere düşen fakat koklamayan ruh köpeğin burnu gibi kesik. Gölgeleri ardına saklananlar için artık yer değiştirme vakti geldi. Fakat bu gölgeler kaçırılmak utandırılmak ya da taşlanmak için değil aklanmak için yanaştı güneşin kıyısına.

Sarılın yozlaşmış ruhlar! Duyumsamaların gerçek olmadığı sahte hesaplarla kurgulandığı bu korkunç diyardan ancak hapishanelerinize kaçarak kurtulabilirsiniz. Demirlerle dövülen zincirleri bir daha bağlamamak için ışığı karartan körlüğe açın gözlerinizi. Gemilere binin ve dolaşın. Bu gemide bir kuş bir ağaç bir de kertenkeleden başka neye gerek var ki? Yeni bir dünya kurmak için. Artık ölülerin övüldüğü yasın tutulduğu jambonsuz sofralarda oturun. Utanılacak ölüm konuşmaları neşenin yalancı partilerinde kaldı. Kasıntı ruhların ve işkembeyi doldurmuş kasvetli bedenlere yapıştırılmış gölgeler siz de kurtulun! Binin bu gemiye ve kaçırın aklınızı bu yeryüzünden. Duygularınızla ve coşkularınızla yeniden doğuşa bir evet deyin. Geri dönüşü olmayan tek yön makinelerle sıkıştırılmış hayatınızı geri alın!

Son umut! Yalnız kuşlara ve kutsal dağlara el sallayan ağır başlılık ve sükûnetle kabul edilişin mahkûmiyetini kutsa. Gölgeler sulara gömüldü gemiden ilk olarak bulanmış suya girildi, arınıldı tüm kasvetlerden. Takımlı şifonluk parlak elbiselilerden soyunun! Tan ağırdı sabahın beşinden bu yana. Güneş kızgınlığıyla çöllere koştu. Bize yalnız ölümün yanına uzanmış grileşmiş güneşle yapayalnız bir ay kaldı. Aya katılmış olanlar çıplaklık istiyor akılsız saatsiz bir bakış karşılığında. Peki, kim böylesi bir duruluğa şehirlerin sokaklarında yürüyerek binaların odalarında kadehler içerek erebilir. Yalnız gölgeler hak edebilir duygusunu kasığının altında gizlemiş ve korumuş.  İçli-dışlı, yaralı-argın yürüyen gölgeleri bir de ışıkların cennetinde görmeli! Bu ki sizin için bahşedildi. Seçim ne iyilik ne kötülüktü seçim kaderin bahşettiğine boyun eğmekti.

 Peki, nasıl olurda tanrının kendinden kattığı canlı ve soylu ruhlar kat kat döşenmiş nüfuslarıyla elde edilmesi gereken cennete kavuşamaz? Daimi arkada gizlenmiş karanlık ve koyu gölgeler hak edilmesi gereken yere okyanussuz bir gemiyle doluşur. Neden mi?  Çünkü arsız ruhların kılıflı bedenlerinde tanrıya dair ne bir vicdan ne de bir duygu kaldı. Güneşin arkasından atlayıp okyanuslara gebe kalan gölgelerin yakaladığı duygular tanrının buyruğuyla cennetin tek mahsulü oldu. Ölüler diyarının adını bile ağzına almadığı gölgeler sonsuzluğu hak edecek olan dipdiri umutların tanığı oldu.

 Ay, okyanus ve yıldızlar gölgelerin acılarını hissederler ve haykırışlarını duyabilirler. Hiçliğin sancılarına katlanan kararan gökyüzü salt varoluşuna yeniden kavuştu. Hak edilmiş hiçlikle var olan gölgeler serin rüzgârların yanlarında güneşlendi. Tuhaf bulutların asil duygulu ve ağlamaklı hiçliklerinden sağanak gibi yağmurlar boşaldı. İşte varoluş yeniden keşfedildi fakat kendini hiçlikle yıkayarak.


Pablo Picasso
Tête de femme, 1946
Oil on canvas
92.1 x 73 cm
Private Collection








İTİRAF HIRSIZI (ÇALINTI DUYGULANIMLAR)

Sevgi Ozan

Merhaba,

Bugün de okuduklarımın beni dogmatiğin o konforlu uykusundan uyandırmasını diliyorum. Az önce yaklaşık 20 sayfa kadar okuduğum edebiyat, sanat ve romanla karalanmış olan metnin üzerimde bir hegemonya ve güçlü bir etkide bulunması için kendimi yine zorlamakla meşgul durumdayım. “ ” içine aldığım cümleleri anlamdan yoksun kalmış olan ruhuma tıka basa doldurmak için bir hırsız titizliğinde içime içime konuşuyorum üstü örtülü niyetimi… Bir anlam ve duyumsama keşfimi dersiniz; yoksa bir başka zamana ve ruha ait kelimeleri çalıp, sanki kendi dünyamın ürünü ve duyumsayışı gibi sözde içtenlikle size aktarışım mı? Bence buna ancak siz karar verebilirsiniz. Hüküm sizin! Çünkü ben dürüstlüğe en yakın olmalıyım dediğim o an bile çalıntı duygulanımları olan bir soytarıdan başkası değilim. İnsan yazarken kendinden kaçamaz, yakalanır hatta kendi tarafından alıkonulur derdim hep. Fakat bir türlü içinden çıkıp da saklanacak yer bulamadığım o sahte dünyamdaki okuduğum satırlarda, dinlediğim tınılarda ve gördüğüm fırça izlerinde duyumsadığım taklidin taklidi olmuş sanatın ölüm döşeğindeki yılgınlığını fırsat bilip başucunda bekliyor son nefes verişlerini sayıyorum. Bu suç benim! Katilde elbet! Şuan bile okuduğum satılardan etkilenmiş ve kendi başına duygulanışlara rastlanmamış işgüzarlığım tepemden ayrılmıyor. Peşinde koşulması gereken ilhamların ve altı çizili hislerin dahi çalıntı uyanışları beni dürüstlüğümün çalıntı bir anlaktan oluştuğunu gösteriyor. Bu kadar edebi hakaretten sonra gerçekçi bir imgelem kurarsam eğer ben, çölde başıboş dolaşan bir sanatçı devenin sırtından geçinen, susuzluğuna bir ramak kala tüm sahiciliğini emmiş ve işim görülünce de sanatı kendi duygusuz ölümüne terk etmiş, artık hiçbir şeyi olamayan o şeyim! Ya da başka bir imgelem denizinde boğulmuş kurtarılmayı arzu etmeyen bir avcı da olabilirim. Okuduğum satırların asıl sahiplerinin ölümlü varoluşlarını beklemiş ve böylece sahipsiz yaşamlarındaki duygulanımlarının izini sürüp tırnak içinde belirtiğim ifadeleri alıp bir nevi bir zamanların yaşamını aktarıldığı kült eserlerini kendime göre öz suyunu çıkarıp geriye iskeletini yani yapraklarını ve ne düğü belirsiz harflerini bırakan Moğolların yadigârı bir yağmalayıcı da olabilirim. Bu kadar laf gevelemelerim canınızı sıkmış olabilir şuan yaptığım eylemin haklılığını göstermek adına bir adım daha ileri gidecek olursam eğer Gogol’un “Ölü Canlar” adlı eserindeki sahtekâr bir kahraman olan Chivhikov olma yolundayım demek oluyor. Nasıl mı? Ben de onun gibi bana hiç ait olmamış anıların, yaşantıların, his ve uyanışlarının yitirmiş yada cesetleşmiş kalıntıların işe yaramazlığını tüm edebiyat dünyasında görüp ulu orta elime ne geçer kar değip kendisine maal etmiş ve sözde sanatçı yada yazar olmaya aday olmuş gibi kasılarak boy gösteren bir Chicihkov’ dan farksızım. Ait olanların herkesçe paylaşılan sanatını kendi dünyasının ögesi haline getirmekten utanmayan, soyup soğana çevrilmeye amaçlanmış olarak dünyanın en kızartıcı suçunu işlemiş bulunmaktayım. Şuanda suçumu ilk defa sesli olmasa bile satırlarımda itiraf etmiş olmaktan dolayı mutluluk duyuyorum. Fakat kendimi ve hainliğimi az çok tanımış biri olarak söylüyorum ki şuan burada içten içe sahte dürüstlüğünü göstermiş bir edebi kahraman olma niyetimi göz ardı etmeyen yalancılar kümesinin boş varlıklı üyesiyim. Evet, şimdide yalancılar kümesinin içeriğini kaybetmiş “{ }” boş kümesi olmaya niyetli var olmayan kavramı oluyorum. Anlam ve anlağın tarihi-beşeri coğrafyayla etkileşimi sonucu imgelemleri kendi kara deliğinde tüketen, yutan elemanıyım. Bir girdaba sebep olan yılan-başlı zanlı olmanın verdiği güç istencimi körüklemek adına kendime sakladığım sesleri, kelimeleri kendi anlam dünyamın efendisi olma adına hapsediyorum. Ereğim bile bana ait değil ve ben ağzımdan ya da kalemimden saçılan şeylere yabancı gibi bakakalıyorum. Okumamak ve duyumsamamak gerekse de şuan olup biten şeye artık tahammülüm kalmadı. Ben hiçbir şeye sahip olmayan atalarının mirasına sahip çıkmamış olan hırsızlar diyarının tek dürüst avcısıyım. Şimdi de sözün yine araklanarak çalındığı yerdeyim. Gündelik hayatımda kullandığım bilmem kaç sınırlı sözcüğüm yaşadığım buhranı betimlemeye yetmiyor. Ben saatleri kovalarken yoruluyorum ve artık hareketsizlikten gücünü kaybetmiş hissiz heykellere dönüşüyorum. Bu donukluk halimle bile yazara ihanetten tutuklanmak için geceyi bekliyorum. Uykunun en derin yerinde uykumu kaçırarak elime aldığım kitabın altını çiziyor ve not alıyorum. İşe önce kelimeler ve söz öbekleri âlemine giriş yaparken kullandığım kurşuni kalemin ucunu açmakla başladım. Kitabın kapağında aitliği olduğu yazarın ismi ve eseri karşımda ölüm uykusunda yatmış uzanıyor. Uyandırmamak için sessizce sayfayı çeviriyorum lakin çevirmenin önsözü bir uyarı gibi karşılıyor beni. Gecenin bu saatinde yakalanmamak için sessizce içimden okuyor öteki sayfalara ayağım takılmadan atlıyorum. Ve ard arda sayfaların arkasında gizlenmiş birinci bölümle karşılaşıyorum. Bir hazır oluş edasıyla peşine düştüğüm dizelere karşı kalemimin ucunu keskinleştirmiş vaziyette başlıyorum çizmeye… Kimsesizler yurdunun öksüz ve yetim kalmış satırlarının acımasızca canını okuyorum. Çok acıtmadan son saniyeleri sayılı bir satır yaşamcıkların kelimelerini ölümsüzlüğe gömüyorum. Sıkış tıkış doldurduğum heybemdeki cansız şekilleri yığdım bir kenara ve ezgilerini susturdum bir anlığına… Ve sonunda her birini tozlu raflarından arındırmış halde kendi kalemimde yeniden doğuruyorum. Ha sahtekâr bir tanrı; ha hırsız bir sanatçı! Yaptığımın bir suç ve can alma olduğunun farkındayım ama elimde değil yaşamak, yaşatmak ve yaratmak adına tükenişe ramak kala; benim duygulara hislere ve anlamlara ihtiyacım var. Hele ki şu zamanlar bir sanat çalmak benim salt erdemime dönüşüyor. Nefes alışlarım ve gün içinden kaçırdığım az bir zaman dahi de olsa kısıtlı boğulmayışlarım gecelerimden ibaret oluyor. Günün aydınlığındaki derinlik insanlığımı ve ruhumu sığlaştırıp beni tipolojik ögelerin kurbanı ediyor. Bundan kurtulmanın da yolu yok o yüzden tek avuntum ve işlevselliğim olan gece avcılığıma yani sanat hırsızlığıma dönüyorum. Dünyam genişliyor bir önceki günden dar değilim artık. Hırsızlığımın marifeti olan çalıntı duyarlılığım benimmiş gibi eliyor. Böylece kendimi çok iyi hissediyorum ve daha fazlasına sahip olmak adına derin anlamlı kuyumu doldurmak için söz denizinin düş sokaklarından bir kova dolusu duygudaşlık çalıyorum. Yaşasın hırsızlığım ve onun utanmazlıktan kurtaran derin bekçisi avcım sana teşekkür ediyorum! Bu arada ne kadar profesyonel bir hırsız olmuşumu fark ediyorum. Heyecanından düşmemiş kalbim ağrımıyor. Sadece kesik kesik soluyorum o kadar. İçimin rahatlığına sebep derya deniz bu yosun kokulu hava mis gibi kokuyor ve bana bir güzel geliyor. Fakat fark ediyorum ki ben hala içerdeyim. Yaprakların arasına sıkışmış bir böcek gibi hissediyorum kendimi… Sesini ve enfes kokularını hayal ediyorum. Çaldığım bir hayalden tekrar yaratıyor ve tekrar düşüyorum ama nereye? Hücreme! Hücremin içine sızan gün ışını avucumun içine sakladığım gibi seni sakladım yüreğime… İmgesel kopuşuma baktığımda dizelerim göze güzel, kulağa hoş geliyor olsa da, bana yalnızca yüzyılların birikmiş edebi zenginliğini bir çırpıda yakalamış olan yabani bir kuşun duyulmayan ezgisini hatırlatıyor. Bu yabani kuş kendine yabancılaşmış kendi sesini unutmuş olan bir kuşun öyküsüdür. Ben de tıpkı bu kuş gibi kaybolan iç sesimi(vicdanımı) arıyorum. Ve diyar diyar geziyorum sayfalarında kitapların, arzu ediyorum ki bana ait olmayan tüm insanlığın duygudaşlığını bir anda elde edebileyim. Ama bu uzun uğraş için onurumu yerler altına almakta bir çekince görmüyorum. Bir yabacıya karşı ürkek bakışlarına aldırış etmediğim bir kitabın, sayfalar doluşu deneyimi kendimde toplamak ve ardından içime tepeleme yığmak için bin bir türlü hamleler yapıyorum. Ama hep… Beni bu çaresiz alışkanlığımdan lütfen kurtarın. Artık ne çalmayla nede yalandan yaratımlarla kendimi aşırı duygulu bir varlık haline getirmekten bir haylice yoruldum. Tüm bu itiraflardan sonra, son sözlerimde belki bir parça benden bulabilirseniz eğer, “Ruhumun yüceliğinin etimin soyundan gelmediğini, yüreğimin işiyle de görmediğim tek bir eylemimin dahi olmadığını ispat edip bunu da sonuna kadar götürmeyi ne çok isterdim.” Kime mi, elbette ki siz okuyucularıma! Bu yılgınlıkla sabaha karşı uyukladığımda ise, “Böylesi binlerce gecenin bitimi arkasından gelen tan kızıllığım, günümün henüz aymadan ki turunç ışığında soluğumun açıkta kalmış siyah ve beyaz yaralarıyla uyuya kalışını resmediyor.”