Uydurulmuş Diyarın Ayrı Kalmış Kardeşleri

The Fabricated Land of Distinguished Brothers

Sevgi OZAN

ÖZET

Felsefe üzerine yazılmış olan bu denemede modern bir kavram olan düalizmin ( ikicilik) kaynağını, yol açtığı yeni fikirler ve kavramları bakımından okuyucuya yeni bir söylem ve bakış açıcı kazandırılmak istenmiştir.Bu bakış açısını temellendirmek adına öncelikle Descartes,Ludwig Feuerbach, Bulgakov,Hegel, ve Parmanides’e kadar uzanan felsefi düşüncelere yer verilmiştir.Denemenin temel problemi olan yabancılaşma olgusu ise bu filozofların düşünceleriyle pekiştirilmiştir. Metnin geneline hâkim olan imgeler ve edebi yön birlik- bütünlük üzerine benzetmelerle okuyucuyu hareket geçirerek iç dünyasına yönelik varoluşçu ve başkaldırıcı hamlede bulunması amaçlanmıştır. İkilikler evreni üzerinde şüphelenen bir modern insan kavramının mümkün olup olmadığının bir soruşturması da yapılmıştır. Analitik ve eleştirel yöntem merkeze alınarak bir modern dünya sorgulaması ve tartışmasına yol açılmıştır. Ve böylece bu deneme Parmenides’ten miras kalan birlik düşüncesiyle okuyucuya modern dünyanın yabacılaşma hastalığına karşı yeni bir umut vaat etmiş olacaktır.

Anahtar kelimeler: Varoluş Felsefesi, Düalizm, Nihilizm, Yabancılaşma, Modernlik

ABSRACT

By writting this essay on the source of dualism as an philosophic concept, it is aimed to acquare the readers a new discourse and a new perspective. Through the essay, the thoughts of Descartes, Ludwig Feuerbach, Bulgakov, Hegel, and Parmanides are given place for strengthening the idea. The main problem mentioned this essay the estrangement is reinforced with  of these philosophers. By the images and the literalunity of the text it is aimed to evoke the readers iner life with the existentialist and rebelliousvision. It is also quastioned throughout the essay if the modern human being exist on the basis of the dichotomy space. More over,  focusing on the anlytical and the critical point of view, it is given rise of questioning a modern life.  Consequently, this essay will bring the reader-the heritage of unity remained from Parmenides – hope to struggle for the alienation of the world.

Keywords: existentialisim, dualism, nihilism, alienation

Descartes’in felsefesini ve eserlerini dev bir mercek altına aldığımızda düalist bir filozof olma yönünü daha belirgin şekilde görmekteyiz.  Descartes, insanın zekâsını ve tanrısal yanını yücelterek, sözde bilinçsiz bir ruha sahip olan hayvanları kontrol altına alınabilir bir otomat olarak görmüştür. Hayvan ruhunun canlılığını silikleştirerek modern bilimi de arkasına almış, insan onurunu zedelememek adına yaşama arzusunun vahşiliğinidoğası gereği eksik,deforme ve gelişememiş varlık kategorisine yerleştirmiştir.

İnsandan kesinkes ayrılmış ve geri kalmış olan bu varlığın kalbine baktığımızda ise; dişlerini biraz göstererek merhamete karşılık veren, yalnız emirlere itaat eden zırhlı bir asker gibi görülmektedir. Tüm bu uydurulmuş kanıları bir kenara bırakırsak eğer hakikate yakın bir söylemle, sözde insanı hayvandan ayıran, kutsal zekânın dahi ulaşamadığı yabancılaşmanın bile el süremediği bir canlılık yatar yüreklerinde…

Bakışlarında ise bozulmamış bir masumiyet, anadan doğma ilk haliyle buğulu ve ışıltılı samimiyet akar yaşlarla… Dik bakışlarında olan kendinden emin duruşu ise yalnız bir parça etin canlılığıdır. Başka türlü bakılmayacak olan, ayırt edilemez bir bakış vardır o gözlerde. Hiç ayrılmayacak olana yalnız kutsal teşekkürü borç bilir. Kökleşmiş ağacına, yere inmemiş kartalına ve dağlarının yüksek tepelerine…

Bir insan gibi sevmek bile yakışmaz ona, bir nesne gibi tapmaz hakiki bağ kurduğuna, sevdiği her şeyi olduğu gibi kabullenmek ister. Sahip olmak bile istemez, çünkü kurduğu bağ yalnız müdahalesiz bir bağdır. Dokunur candan en yürekten, yansız kokusuna âşık olur onun. Ne dışsal olanına ne de mevkisine bakar. Bir kez sevdi mi? Ne mavi ne de beyaz diye ayırır ötekini berikini. Kimse yoktur doğanın sütünden içmeyen kucağında büyümeyen, her zaman sevdiği uzak yakın kardeşleri vardır onun hiç tanımamış olsa bile… Yabancı görmez kimseyi geri bile durmaz, hürmetten tümüyle kabullenir kendinden olmayanı. Bozulmayacak uyumun dansı için. Bir zamanlar ona kibirle bakmış olan bir nefes bile yaklaşamamıştır. Bilinmedik diyarın şanlı şöhretli sözleri kulağına hiç çalınmamış gibi, unutulur geçmiş hiç hatırlamamak üzere…

Doğadan doğma kardeşlerine sarılır, bir kuvvet de acısına. Korkunç gururun bir kırıntısı dahi yoktur sofralarında.Unvanı yoktur kucaklaşmanın, her bir diyarda eştir. Kaba, hırlı,öfkeli ya da umutsuz kaygının uğramadığı sokakların renk renk kokan dünyasında bir tek aşağı bakışa yer yoktur.Peki, ne vardır? İçinde hep kaynamış olan, bir kez bağlanmış olanın tükenmeyen asil soyluluğun kürkünden çıkmamış ne vardır?  Nedir bu? Bu yalnız doğasındandır ondan hiç kaçmamış, saklanmamış ve ona hiç yabancılaşmamıştır. Ait olduğu hatıraları bir insan postunda koşarken dahi yüreğinde capcanlı bir köpek gibi çarpacaktır.

İlk varoluş, ekildiği çorak topraktan yeşermiş olanın tohumudur. Eser yalnız onu yaratanın, kemiğinden derisine ince çizgileriyle buluşturduğu bir tuvaldir. Sanatçının hiç müdahale edemediği eserinde elbet bir gün atasına dönecek olanın bir zift gibi beyninin derinlerine yapışmış hakiki hatırlarının izini sürecektir. Hangi yaratıcı yada sanatçı gücü yeten kısmi ardardalığın çıplaklığıyla giydirir yamalı elbiseleri. Bir kez çıkarmak yetecek ona, giyinmemek üzerek soyunacak. İlk doğumun kutsal ekiminde olduğu gibi. Parlak bir çıplaklık hali…İlk günahın var olmadığı bir varoluşla özünden ekilmiş bir tohum olduğu unutulamamalı. Hem ekilmiş hem de yetiştirilmiş olan iradesi boyun eğmeyecek kadar özgür, doğasına yabancılaşamayacak kadar ekinine bağlıdır. Başka türlüsü olanaklı değildir. Bir kez olsun başka türlü olmayı yüreğinden geçirmemiş olan özgür olmalıdır. Hiç kaybetmemek üzere hak etmiş olduğu bir haktır bu!

Lisan başka türlü bile olsa Bir’den gelmedik mi biz? Kuşun yükselmek için gayretli kanat uçuşu, yılanın sancılı doğumu, bir insan çocuğun uçurtma peşindeki terli koşuşuHepsi bir değil mi?  Kim bizi ayırmış, hatta kendisi için kul köle etmiş olan!Kendini bile ayrı bırakmaya hevesli olan işte, o yalnız insandır. Çünkü o ki, doğasını bozarak günahı yaratan tek vahşidir!Medeniyetle övünen, diğer tüm kardeşlerini aşağılayan hor gören yalnız O’dur. Böylesi bir küfür ve nankörlükle hiç birleştirmemek üzere ayırmıştır bir olanı.

Parmanides‘in doğadan çok öncelerden beri yankılanmış olan “Her şey birdir” sözünü hiç duymamış olan ancak bunu dile getirmiş olabilir. İlkel olanın aşağılık korkunçluğunun hiç mümkün olmadığı zamanın ilk doğuşunda her şey bir kabul edilmişti. Böylesine yoksul tasarılar yalnız aklın hinlerinden geçmiş ve asla yüreğin suni olmayan kalp çarpıntısında duyulmamıştır. Tüm bunlara sebep olan,  hakkı olmayan tek bir uzun elin gaspıyla mümkün olabilir. Tıpkı yaşamış bir Zorba Monark gibi!  Çünkü birçok kişinin düşü böylesi bir haksızlığı tasarlayamazdı…

Bir İnsan Tanrı yalnız uydurulmuş olan! Yeryüzüne hiç inmemiş kutsaldır bu ancak. Yoksulun ufacık bir ışık parıltısına dahi aldırmadan yıldızları söndürmüştür. Biri iki etmiş ve uzlaşmaz karşıtlıkları tanrısal buyruklar gibi emretmiş doğası gereği söylemiyle! Akı karaya düşman, ikizi dişi ve erkek diye ayıran, bu yalnız cesaret edilebilir olan gözü pek korkaklıktır! Sığınmış eteklerine kara çarşaflıların ne gören olmuş ne de duyan. Hiç görülmemiş, hiç sevilmemiş olan, gazap çektirmek için ayırdı tüm sarılanları.Peki, niyedir bu ebedi ayrılık hiç birleştirmemek için!

Tanrı insan kendi kendini yarattı,tıpkı bir kuklacı gibi! Ludwig Feuerbach ‘ın da söylemiyle“Tanrı mı insanı yarattı yoksa insan mı tanrıyı?”Bu soru hiç işitilmemek üzere sorulmuş bir sorudur.Bu öylesine akıllıları bulandıran uzuvların yerlerini bile şaşırtan bir soru ki çıt ses bile çıkmıyor, herkesin gözü bir diğerinde! Mutluluğu acıyı, onurlandırdığı alçalttığı, korkuttuğu ya da sevdiği her ne varsa yaşadığı, arzuladığı veya kaçtığı, kendinden olan her bir değerin yüceltilmiş temsili olan İnsan tanrı!

Nasıl olurda göklere yükselen yeryüzüne hiç uğramaz! En mahrem olan yatağımıza bile girdi.  Özden gelen her bir şeyi yasakladı sevgiyi de sevilmeyi de!

Hiç ışımayan gözünü benden sonra en tapınılacak olan dediği paraya dikti! Para da tıpkı İnsan Tanrı gibi uydurulmuş bir Geist’tır. Para, hizmet edilecek bir amaç aynı zamanda yalnız bir nesne olma hakkı olan insan için tapınılan ölümsüz bir ilah oldu!Birbiriyle yakın akraba olan kapitalizmin elleri hep yukarda, aynı zamanda burjuvazininde cani dostu! Proletaryanın son umut kırıntılarını göklerden yalvarmasını rica ederek. Nasıl da asil kaoslu onursuz hâkimiyetin de!

Şehrin sularının atıklarıyla kirlenen havasında bir daha yetişemeyecek olan ağaçları soykırıma uğratmış, hatta tecavüzle zapt edilmiş ev sahiplerini yerinden etmiş, kimsesiz ve yurtsuz bırakmıştır. Bir tür savaş hali!  Haklığını duyurmak adına aykırı öksürüklerin sesini kesmek için hizmetimiz için yaratılmış olanlar gözden çıkarılabilir diye fetha verir. Dünya yurttaşlığı adına hepiniz alkışlayın!

Tanrı İnsan ve kokuşmuş kapitalizmin ruhu, her şeyi ayırmış olan tek bir vücutta birleşiyor.Tenler aynı kokuyor, ruhlarda bir, ellerde ise masumiyeti boğazlamış olan o adi gevşeklik!  Birbirine yapışmış olanlar, hakikatin canlılığını bir daha kurmamacasına iliklerine kadar kayıyor hatta sıyırıyor kemiğini. Kaynayan çorbanın içine daldırıyor büyük kutlama günü için!  Ayrılanların hiç kavuşamayacağı o büyük kutlama! Sofrada birbirlerini boğazlamayı arzulayan şeytansı burjuvalar her bir elden tokuşturuyorlar kadehlerini! Kaderin boynuna kocaman halkaların zincirlerini geçirerek ezilmişlerin sömürüşlerini kutluyorlar!

Ebedi dünya umutları ise yalnız ezilmişlerin sonsuz kürek çekişleriyle kazandıkları devasa şişirilmiş borsalardır. Ne kutsal bir umut! İnsan Tanrı, ucube para-yiyicilerinin böylesi lütuflarını hemen kabul eder. Ne de olsa yaratıcıların borcunu ödemek ister, daha da yüceltilmek sözünü alarak elbette. Karşılıksız bir alışverişin ticarette ne gibi bir yeri olabilirdi ki!

Yeryüzünü yeşil dolarla kaplayan, gözü fırıldak gibi oynayan ikiz kardeşin sonsuz gücü yok edilmemek üzere inşa edildi! Bundan gayrısını göremeyecek olanlar dualarını yalnız anın sonsuzluğuyla ibaret olan geleceğin aç gözlülüğüne koşmayan deliler gibi olmalıdır.Kısmi mutluluk yalnız böyle olanaklıdır. İliklerinize kadar soyulmak için böylesine hevesli olmayın, o an zaten gelip size çatacak!

Düşleri daima uzun tutan,sabahın 8’inde kurduğu saati erteler.Mutluluğun ve huzurun bitimsiz olan o capcanlı hali size yalnızca düşünüzde bahşedilmiştir! Düş bitimsiz düş!Yaşlılığın ve sefaletin hiç uğramadığı gençlik pınarlarının dalgasıyla yeline vurulan kıyıya boyunca uzanmış nasılda huzur buluyor. Burada tek aynılık, güneşin doğuşu batışı ve sonradan da ayın yıldızlarla sahneye çıkışıdır. Korkunç zamanın dili dışarıda değil burada, sefaletin müziğini duyacak kulaklar bile duymaz olur. Ne muhteşem bir düş hiç gerçekleşmeyecek olan! Tanrısız düş!

“Başımı yalnız Bir’e dayadığım kuş tüyü yastığımda ne kadar da huzurluyum, elimle tutacak kadar ebedi mutluluğu… Şimdi rengârenk kanatlarıyla ölüm gelse; beni bu düşümden uyandırmasa, zamansızlığın içinde hiçlikle dans etsem parmak uçlarımla…Bu yine bir düş olur, hem de düş içinde bir düş, o halde hangisi hakikat olur? Bir dilek, içten… Sessiz ama duyulur bir biçimde.  Hakikat yalnız düşüm olsun hiç bitmeyecek olan!Gözler sımsıkı yumulur yalancı ışığın körlüğüne!”

Saat sekizi vurur, tüm yaşamı ve anlamı parçalamışçasına çalar hiç durmadan. Düş bitti, her şey bitti. Aynılığın korkunç yüzüyle güneşi zapt edecek olan doğdu. Gecenin sarhoş ışığını söndürene dek…

NEFRET

Yönetmen: Wojciech Smarzowski, Film İncelemesi

Sevgi Ozan

“ Bir tavuk, bir el; bir el, bir baş”  Bu söylem dışardan bakıldığında en az 2+2=4 kadar basit bir eşitlik ifade etmektedir. Fakat rakamlarda kastedildiği kadar vurdumduymaz, etkisiz ve acısız bir eşitlik değildir bize sunulan. Burada ifade edilen rakamların tarif edemediği gerçeklikten çıkagelmiş, doyumsuz felaketin yalnız birkaç cümleyle yan yana dizilişinden de ibaret değildir. Sözde basit birkaç hamlelik ard ardalığın meydana getirdiği noktalı virgüller ayrılmış, matematik hesabı kadar basit görünen kuru kalabalığın; her nereden esti de dizelere döküldüğünü sorarsanız, elbet ben de kendimi cevaplamakla yükümlü hissederim.

Nefret adlı savaş temalı sinema filminin kısa fakat iki duygusuz eşitliliğinin haklılığına başvurulan, ardından kan dondurucu iki eylemin birlikteliğiyle çarpışarak ortadan kaldırılmasıyla sorunun çözülmesini anlatan bir küçük sahnedir.  Bir izleyici olarak sahneyle aramdaki gerçekçi mesafeyi hesaba katmazsam eğer; birkaç olaydan meydana gelen saçma anın şaşkınlığıyla, titrek başın eğişiyle son bulan bir kabul ediliştir en içerden hissettiğim…

Savaşın sıcaklığıyla inşa edilmiş, öfkenin ve nefretin hemen sonrasında bilinen, duyulan, yaşayan her ne varsa harabeye dönmüştür artık. Yıkık evlerin ve hayatların, bir zamanların henüz katledilmemiş kadınların, çocukların, eşlerin ve delilerin yaşadığı köyleri ve kasabaları da… Yoksulluğun ve savaşın nasıl da bir olup canlı-dipdiri umutları bir daha geri gelmemek üzere yok edici ateşiyle kül ettiğini ve soğuk ayazıyla kanları deli akanların sıcak soluğunu kestiği aşağılık anların tek dayanağıdır. O ki her zaman savaştan taraf çıkan, yoksulluk!

Ölümün kucağından köşe bucak kaçan saklanan yoksulun, yıllardır yemeden içmeden alın teriyle sürdüğü tarlasının, baktığı ineğinin, koyunun sanki hiç onun değilmiş gibi, arkasına baka baka varını yoğunu bırakmak zorunda kalır. Yoktan var ettiğini…  Yalnız bir nefes daha almak için nasıl da bilinmeyene koşuyor, sanki orada ona hayat varmış gibi… Bir umuttur ki yaşamak, insanda her zaman bulunan.

Durdurulamaz nefretin ısrarcı yıkımına maruz kalmayan, felaketin uğramadığı bir ev, bir köy ya da bir ahır dahi kalmamıştır. Yaşayan her şeye bin bir türlü öfkesi olan nefret, mutlu savaşının haklılığına tam sürat devam ediyor. Etrafı saran ateş öyle hızlı yayılıyor ki, her bir yeri yanan külü dahi, bir daha yaşatma umudu kalmasın diye bitimsiz sürdürüyor sönmeyecek ateşini… Zalimliğin en uç noktalar kadar gözler önüne serildiği sahnede yalnız yananın kül olduğunu görmemek gerek! Bir zamanların çılgınlar gibi eğlenen, sarılan, sevgiyle bakılan manzaraların tanıkları olan yoksul fakat mutlu ruhlar olduğunu da unutmamalı!

Savaşın dört bir yanı saran, içinden çıkılamayacak bir ateş olduğunu ancak maruz kalan bilebilir.  Bizi yine katışıksız vicdanla karşı karşıya bırakan, derin nefeslere cevap bulamayan bir sahne daha! Bir anne, henüz tükenmemiş umuduyla bin çare yaşamaya ve yaşatmaya çalışarak, onu şu korkunç zamanının içine atmış olanın kendisine, (büyük olasılıkla savaşı umursamayan bir Tanrı’ya) yazgısına hatta ölüme bile meydan okuyabilir. Korkunun korkusuzluğuyla mücadele eden, bile bile içinden geçer! Daha bir önceki gün katliamına zevkle hüküm vermişlerin sofrasında kara ekmeğiyle doyabilmek için, yeniden başlayabilmek için ard arda yutkunur boğazından geçemeyen ekmeği…

Savaş tüm bu yaptıklarına hakkı olmadan kimseye hesap bile sormadan insana, insanın doğasına, yaşayışına, geleneğine ve inancına saygı göstermeksizin sözde haklı davasını gereğini yerine getirmektedir. İnsanlık onurunun hiç hesaba katılmadığı, yalnız görevdir yerine getirilmesi gereken… Bir döver biçer gibi yok edici dehşetiyle önce geleceğe yüzünü dönmüş ışıltıları karartır; ardından felaketlerde bile bir zaman sonra çıkartılan, ayakta tutacak olan her bir umut kırıntısını dahi aşağılık ateşiyle yakar kül eder. Geriye mahvedilecek ne mi kaldı?  Her şeyi elinden zorla alınan, hiçbir şeyi kalmayan büzüşmüş bedenler ve içi çekilmiş ruhlar. Peki, alınacak ne kaldı geriye, milyonlarca can hepsi bir!

Gücün ve nefretin pekiştiği külü kül edecek bir anlayışla savaş, var olmayan düşmanını çok uzakta aramamaktadır. Karşı karşıya gelindiğinde kim düşman kim yandaş gösterilecektir, meraka uzun bir zaman bırakılamadan. Bu düşman ki bir zamanlar aynı sokakta oynadığı, şakayla kavgaya tutuştuğu, sarıldığı veya yakaladığı çocukluğundaki anılarının tanıkları olabilir. Hatta yalnızca odur, ancak bir farkla; o bir siyah sen beyaz, o bir Yahudi ya da sen bir Polak… Bir küçük farktır, devasa nefret! Daha önce düşman gözüyle görmediğini kutsal inayetin sözde haklı davasını gerçekleştirmek adına uçurması gerek kafasını! Gözünde nefrete dair bir iz bulunmayanın…

Nefret filminin savaşı ele alınış biçimini incelediğimizde, savaşın olmazsa olmaz iki kavramı düşman ve yandaşın birbiri içine nasıl da geçtiğini apaçık görürüz. Bu demektir ki uzun bir zaman dilimine yaymamakla birlikte; kısa bir zaman önce düşman olan şişik ceplilerin, kaliteli içkilerin karşılıklı içildiği sofralarda sahtekâr görüşmeler sonucu anında yandaş olabiliyorlar. Fakat her ne kadar taraflar değişse de düzenbaz yer değiştirmeler hep aynı kalacaktır.  Arka planda gerçekleşen tüm bu anlaşmaları oturduğu yerden yapan ya da bozan kanlı ellerin keyfine diyecek yoktur. Temiz, parlak ve jilet gibi giyilmiş şanlı üniformasına bir tek kandamlası bulaşmasın diye, kurşunun düşmanın kafasıyla buluştuğu o muhteşem anın mesafesi çok önceden hesaplanmıştır bile!

Yıkıcı felaket ve ardından gelen katliamın uğrak noktası olan her yerde nefretin nasılda vahşice uygulandığı gösterilir. Sahnelerin izlenmeye dayanılamayacak derecede gözler önüne serilmesi, gözlerin kısılmasına ve sahnelenen vahşetin hiç yaşanmamışlığını dilemeyi umut ettirir. Her bir izleyen için… Fakat geçmişte yaşanılan acı, ölüm ve katliamın günümüzde bir perde arkasında kısmi olarak aktarıldığında dahi bizde yarattığı etki inanılmaz hissedilir. Suskunluğunu dizginleyemeyen vicdanın nasıl ayaklandığını ve al aşağıya edilen insanlığın karşısında duyarsız tek bir hücreye dahi rastlanılmayacağını göstererek, ruhumuzdan iliklerimize kadar donduruyor!

Nefret, insanlık tarihinin her döneminde vahşetin çağrıcısı olarak en büyük utanç kaynağı olmuştur. Bu kaynak ki, tek başına var olamayan kokuşmuş zihinlerin ideolojisi, zorba dinin korucuları ve korkak sermayesinin devamlılığını sürdürmek adına yokuş aşağı sürekli körüklenir.

Talihsiz kaderlerin karamsar ruhlarında kalıcı izler bırakan savaşın içinde dahi titrek sevginin yansız kalbi yeniden atmaya başlar, hem de ağır ağır… Tüm bu olup bitenlere rağmen bir yanı karanlık, bir yanı aydınlık dünyanın izi silikte olsa hala görülmektedir. Bir gün, bir yıl ya da bir ömür nefrete teslim olmayacak aydınlığın karanlığı alt edeceği o şen zamanlar uzakta değildir. Bize düşen görev ise yaz güneşinin saklı olduğu yeri dolaysız bir başparmakla göstermektir.  Artık kış kıyametlerinin kopmadığı, yazın tatlı sıcağıyla yeniden kucaklaşan kindar olmayan dostlukların neşeli eğlencelerine bırakmalı yıpranmış zamanı… Biz sarılmaya güç bulabilirsek eğer, fırtına sonrası dahi tükenmeyenler için, o zaman yeniden kavuşulur kaybedilenlere…

Nefret adlı sinema filminin her birimizde uyandırdığı yakıcı etki başka türlü olmalıdır.  Aynı olmasını da beklememek gerekir. Filmin geneline yayılmış acı, vahşet ve korku her ne kadar biçim değiştirse de;  bir bütün olarak etkisinde asılı kalacağımız duygu, hakikatle özdeş olacaktır.  Sıradan olmayan ölümler, yaratılan acılar ve sefaletin göz koyduğu yaşamların karşısında bizi sarıp sarmalayan, kaçmaya bir nefeslik fırsat dahi vermeyen en yoğun his, dehşet uyandıran anların müthiş korkusu olacaktır.

Filmin başından sonuna kadar ruhumuzun dinginliğinden,  bitimsiz sevgimizden,   bozulmamış huzurumuzdan,  kaçmaya hevesli umudumuzdan ve en çarpıcı olarak da bizi biz yapan insanlığımızdan hiçbir şey kaybetmeyiz. Fakat çok şey kazanırız, önceki halimizden inanılmaz farkındalık ve saf bir vicdan muhakemesiyle oturduğumuz koltuktan “bir başka ben” olarak kalkarız.

Tragedya ve sinema gibi katharsisi(arınma) meydana getiren, insan eliyle yaratılmış olan bilim, sanat ve felsefe: insanı bir bütün olarak ayırmaksızın, her birimizi var oluşsal köken sorunlarına itecektir. Muhteşem karmaşa ve tarif edilemezliğiyle kurgu, derinlemesine işleyen hakikatiyle bizi her zaman yansız tarihin tanığı yapacaktır.

KURAK ÇALININ DÜŞÜ

DREAM OF ARİD BUSH

Sevgi OZAN

ÖZET

Bu denemede, varoluşun kibirliliği üzerine, Herakleitos, Empedokles, Platon, Schelling, Nietzsche ve Sartre gibi filozofların görüşlerinden yola çıkarak, felsefi bir analiz ve eleştiri yapılmaya çalışılmaktadır. Bu analiz ve eleştiride, geleneksel felsefi anlatım dışında, anlatım serbest çağrışım yoluyla edebiyat ve felsefe ile, sorgulama, şüphelenme, düşünme ve tartışma yaratılarak ve benzetme ve imgesel öğeler kullanılarak zenginleştirilmiştir. Varoluşçuluğu ve varoluşun özden önce gelmesini kapsayan Sartre’ın “Özgürlük Sorunu”, bu denemenin odak noktasını oluşturmaktadır. Tarihsel olarak bu deneme, varoluşçuluğa diyalektik olarak yaklaşan birçok filozofla tartışmada boşluklar bırakılarak sürdürülmektedir. İnsan dışı iki karakter üzerinden kavram tartışması yapılarak, varoluşçuluğun özüne dair farklı fikirler ortaya konulmaktadır. Ayrıca bu edebi denemenin diğer bir amacı da, felsefi etkinlik hakkında okuyucuların düşünce ve analiz etme seviyelerine etkide bulunmaktır.

Anahtar kelimeler: Varoluşçuluk, Özgürlük, Hakikat, Nihilizm, Doğa.

ABSTRACT

In this essay, a philosophical analysis and criticism is endeavoured based on the arrogance of existence, from the views of the philosophers such as Heraclitus, Empedocles, Plato, Schelling, Nietzsche and Sartre.In this analysis and criticism, apart from the traditional philosophical narrative, the narrative is enriched with literature and philosophy through free association, creating questioning, suspicion, thinking and discussion, and using metaphour and fictitious elements.The “Problem of Freedom” of Sartre, which involves the existentialismand preceding of existence before the essence, constitutes the focal point of this essay.Historically, this essay is maintained by leaving gaps in the debate with many philosophers approaching the existentialism as dialectic.By making a concept debate over two non-human characters, different ideas about the essence of existentialism are presented.In addition, another goal of this literary essay is to influence the thought and level of analysis of the readers about the philosophical activity.

Keywords: Existentialism, Freedom, Truth, Nihilism, Nature.

“Bir dağ kendi gölgesinde kaybolur” Bir çalı, cılız bir çalı gölgesi de kendisi kadar cılız, dikenli kuru ve meyvesiz, hiç görülmemek için bitmiş, yalnız dalları olan… Sabretmeli, belki de heybetli dağın gölgesinde büyüyecek, çiçek açacak, yağacak üstüne bardaktan boşalırcasına yağmur…

Bir dağ gibi düşüneceksin, düşüneceksin ki bir tek sen düşmeyeceksin. Ta şuracıkta yanı başında kavgaya tutuşmuş alaycı rüzgâr, öfkeli kasırga sana hiç ilişmeden titreye titreye geçip gidecek. Sen yine de eğilmeyeceksin, cılız yoksul çalı!

Dağa yine bir bakış fırlattın görmedim mi sanırsın? Ama o ne bakıştı! Sen kendini bile yeşilsiz yapraksız çiçeksiz görmüşsün. Kim bilir belki de heybetinin dikeni için sana kimse sokulmaz, ne bir kirpi ne de bir karga…  Bittiğinden bu yana yaratılışın gereği ilk kendini korumayı öğrenmişsin. Evet, yetim öksüz ve kimsesizsin ama yine de güçlü kırılası dallarınla meydan okuyorsun varoluşun devasa kavgasına! Her bir şey senden nasıl da çekiniyor bak ta gör!

Kutsal dağ bile senin hakkında büyük laflar etmiş. Küçük cılız bir çalı olmana rağmen dillere düşmüşsün. Eğer sabredersen telaşlı ve bir o kadarda aceleci çalı, anlatayım sana her şeyi bir bir… Ama önce bir dinginlik akyele yasla susuz gövdeni, kırmayacak seni, korkma o benim kadim dostumdur. Seni sevdiğimi ne de iyi bilir…

Yüreğindeki renk renk açılmış çiçekleri bir ben bilirim, nasıl yumuşak nasıl da masum bir kalbin var.  Bir tek sarılmaya bedel, sümbüle güle ve menekşe dönüşen dikenlerin var. Yaslandın mı yorgun, uykusuz ve cansız çalı. Seni ne çok severim, sen bilmesen de istemesen de…

Bir gün yine yarışıyorum, küskün kırlangıçla sakin akyelle… Koyudan kahve renkli, suyu öfkeli akan dağın eteğinden hızla uçup geçerken, bir uğultu bir inleme koptu. Dağ, uslu bir köpek gibi inliyordu. Kimse duymasın diye öyle içine atmış ki, birden kaynayan sönmüş volkanın gözleri dolu dolu püskürecek sandık. O an kaçmayı bile düşünmüştük. Fakat derin nefesin acılı inleyişe faydası oldu. Hemen saklandık eteklerine, kırlangıç yine küskün buğulu bakışlarla üzülmüş, akyelin buz kesen donukluğu daha da artmıştı.

Bir de ben nasıldım diye sorsana? O dağın kocaman sesinin inleyişiyle kalbim hızla çarpmaya başlamıştı, sanki dışarı fırlayacaktı. Ağzımı kapadım yüreğime gelmesin diye. Ve başladı kaygılı bitimsiz iç çekişler.  Seni hor gördüğü o günden bu yana seni düşünür dertlenirmiş. O günden beri eteklerinde bir papatya bile açamamış, sincap bile dağ meşelerinden toplamamış. Bu nasıl bir bereketsizlik, korku üzüntü ve pişmanlıktan, verimliliğin neşesinden eser kalmamış.

O gün sana çalının dikenleriyle bir adım bile yaklaşma yanıma demiş gururlu gururlu. “Sen sıska yoksul bir çalısın! Atalarına ihanet etme! Kimse benim gösterişli heybetim karşısında senin kuru gölgende durup ta, gözü dönmüş güneşten korunacak değil herhalde. Benim ak soluyan ağaçlarım, kindar ruhlu kayalarım, çılgınlar gibi akan soğuk nehirlerim var. Sen kim, bana yaklaşamayacak olan, düşünde bile kuramayacak olansın!” Dağ yine iç çekerek mırıldanmaya başladı… Tüm bu sert kaya kadar soğuk kibirli konuşmadan sonra…

Güneşin canlı parlak ve mutlak bereket veren ışığını hiç göremez oldum gölgemde bile… Yalın ayak gezerek dans eden ay ışığıma da ne oldu! Mavi bile bakamaz olmuş çılgın nehrim, saydam renksiz ve solgun kalmış…”

Kimsesiz bir çalıdan ne istedin! Uzaktan bir ses!  Ne oldu bana bize ne oldu? Bilmek istiyorum! Neden bana gocundu kadim gök güneş… Kibirlisin dedi bir ses! Kibirlisin, alaşağı edilecek kadar hem de! Sen gördün mü kalbine hiç batmamış olan dikeni! Bin bir çeşit kokan kurumamış hayallerini… Sen hiç bilemedin! Ben hiç bakmadım ona bir an bile olsa içindekine. Hor gördüm küçümsedim, sen cılız bir çalısın dedim, bir tek kuşu olmayan çalı…

Hakikat böyle değil miydi? Bir düşü olanın hakikati de olur, hatta yalnızca onun… Devasa gövdesiyle övünen kutsal dağ! Peki, senin hiç düşün oldu mu? Daha en baştan var oldun, bereketin kurumayan sularında. Üstünden geçmeyen kuşun, toprağını eşmeyen solucanın olmamış. Sana mutlak soluk çektiren, fidandan ağaç veren toprakların vardı. Tüm bunlar sana yetmezmiş gibi birde küçümsedin ezilmiş bozkırın yalnız çalısını… O ki senden gayrısına gözünü dikmedi, düşünü kurdu eteklerinde yeşermenin, suyundan içmenin. Topraklarında koca yaşlanmış bir ağaç gibi olmayı, hep sende kalmayı düşledi başka kimsede değil.

Kibrinle yerle bir ettin her şeyi, durdurulamaz aç gözlü doyumsuzluğun yüzünden. Şimdi ne olacak sana bilinmez. Bir tek ot bile yeşermeyecek üstünde, fındığının içi boş kalacak, bir sincap bile el sürmeyecek. Yeşil ovalarının üstünden sen suladın yetiştirdin dikenlerini, öyleyse bir tek suç senindir. Yoksul gururlu dikenlerinde yücel yücelebildiğin kadar, göklerin krallığına bile yüksel. Derin bir nefes bile alama, ürkütücü kuraklığın seni yerle bir edecek. Koca heybetinde, ufalanmış bir tek taşın bile kalmayacak!

Sen ki hem düş kurucu hem de düş yıkıcı oldun. Önce bir oldun yaşattın sonra kuraktan kırdın geçirdin.  Böylesi bir dokunuş hiç var olamamalı, hatta hiç umut bile edilmemelidir. Bundan sonra ne dilenecek ne de inanılacak tek umut kırıntısı kalmadı. “Her ağacın kökünden dağı sorumlu olmalı! Ağacının, dalına konan kuşunun; suyunun,  suyunu yudumlayan yılanının; taşının, taşında serinleyen kaplumbağanın; toprağının, toprağında yaşayan binlerce böceğinin sürüngenin, her ne canlı soluyor ise toprağında eteğinde, her birini yersiz yurtsuz bırakan yine sensin!” Keşke yıkılan bir tek kendin olsa idin. Bir kendin ödeseydin kefaretini. Hiç kahırlanmazdı ne gök ne güneş ne de ay.

Fakat yeryüzünün bitimsiz merhameti var. Sana tekrar hayat verecek olan, tohumunu topraktan kaçırarak ışığı yeniden gösterecek…

Kutsal toprağın kokusu senden yine vazgeçmedi, bir daha budalalık etme! Gücünle kuvvetinle övünme, o senin hiç olmadı, bir tek sana da bahşedilmedi. Yalnız utanç duyman gereken kuruntundur o!

Bir dağ, bir insan, bir köpek, ya da saydam bir bukalemun, her ne var olmuş ise bir kere, varoluşun büyüsünden, aldatıcı buğusundan kendini alamaz. Bu canlı akan, sürekli yağan varoluşun ateşinden kurtulamaz bir kez var olmuş olan…”Ancak budanmak için varoluştan, önce hiç akmayan nehirlerinde yıkan, havasız göklerinden kanatsız uç, yeryüzünün tekinsiz dilsiz köşelerinde sağır bırak kendini, hiçlikten Zerdüşt olana dek…”

Kalsın bir tek başına geçsin içinden. Yalnız karanlıktan aydınlanarak, zincirlerin mağaralarında gölgesine bile sarılsın, bir dost o sansın… Bu ki Bilge Platon ‘un episteme ve doksalar mağarasıdır, delilikle yerle bir edilmiş olan… Bir düşsün tepe taklak, yalnız kendi bilsin, bilsin ki hiç dile getiremesin! Bir daha gücetmemek için kendinden başka olanı, kendi imgesine âşık kalmış bir Narsis gibi hiç bulamasın bağlandığını tükenene dek…

Bilinsin işitilsin! En kaba olan kömürde kayada, ya da kuruyan nehrin susuz çölünde bile gizli sönmüş bir hayat vardır. Doğa canlı ve dip diridir, gözleri açık ve perdesiz. Işığı görüyorsa katmansız, öyleyse hakikat bir ona görünür. Öncelerden ötelerden ne duyan olmuştur ne de gören… Sanılmasın insan en üstün bir dağ kadar heybetli, gözünün gördüğü görmediği hepsi bir ve özdeştir. Birbirine tekrar tekrar karışan yoktan varoluşa dek süren bitimsizlik vardır…

Varoluş nedir? Empodekles ‘inde düşünü kurduğu sevgi ve nefrettir. Ebedi kalmayacak olan her şey,  sisli yağmurda ayrılan el ele tutuşan sevgililer gibi, yeniden güneş açacak beyaz bulutların arasından maviyle buluşturacak kimsesiz kalmış olanları…

Herakleitos ‘un aşkın söylemiyle yalnız değişimin değişmediği, sonsuza dek yanacak olan ateştir sevgi ve nefret. Bitimsiz ateşi sönmeyecektir.  Her şey yok olacak, tekrar doğacak, gündüz gece, aydınlık karanlık, bolluk kuraklık hepsi bir…

Hiç hareket etmemiş olan, yaşamamış olan değildir. Gizli ruh, sakin, hatta yanan bir kaya kadar serttir…

Schelling ‘inyüreğinden de geldiği gibi benimde. Hakikat yalnız doğadadır.

Yaşayan iki karaktere ithafen

Remedios Varo (Catalan/Mexican, 1908–1963)
Modernidad (Modernity)(1948)
Gouache on paper, 44 x 44 cm.
Museo Nacional Reina Sofia, Madrid

HAREKETİ KATILAŞAN SİLUET


Sevgi Ozan


Öncelikle kusura bakmayın, öfkemi bir nesneye aktarmadan durgunlaşamayan biri olarak aşırı savurgan halimi sizden gizlemekte artık bir çekince görmüyorum. Fakat açığa çıkan bu öfkemin de aslında bana bir önceki günümün sefilliğimi anımsattığı bir zamandan gebe kaldığını da açıkça belirterek sizinle paylaşacağım.
26.12.2019 Perşembe günü saat 20.00 civarı çalışmakta olduğum binamın gerekli kapılarını kilitledikten sonra karanlığın içinde belli belirsiz görünen ve kaybolan bir siluet gibi hareket ederek yoluma koyuldum. Yürüdüğüm yolun dik ve kaygan yokuşlu zemininde kayıp düşmemek için dikkatlice yürüdüm fakat burjuva özentisi olan süet kahve ayakkabılarımın tak tak sesi maalesef beni ve sakarlığımı el verdi. Bu arada yağmurunda çiselemesinde bir hayır göremediğinden midir nedir etkisini göstermek adına biraz daha şiddetini artırarak yağmaya başladı. Sizlere bir küçük bilgi daha, süet kumaşı bilirsiniz kumaşı ince, pamukludur ve yüzeyindeki deliklerinden ötürü de suyu emip içinde hapseder. Özelliklede ayakkabı içinde çorapla korunmuş olan parmakları dahi su içinde bırakacak kadar vıcık vıcık bir gölcük oluşturabilir. E tabi ben ve ayaklarım bi donmaya görsün hemen it gibi titremeye başlarız. Hem de bu kış vaktinde bizim için daha kötüsü ve rezili düşünülemez!
Bu önemsiz birkaç yoksulluktan sonra asıl olayımıza dönersek eğer, sonunda mezarlık yanındaki yaş ve soğuk durağıma varabildim. İçimden beni evimin biraz olsun yakınına bırakacak olan minibüsün erken gelmesini umut ederek yola doğru baktım ve bir anlığına titrememi unuttum. Daha güçlü bir korku mu dersiniz yoksa acizlikten ya da kimsesiz hissettiğimden midir bilmiyorum ama kışın ayazında akan gözyaşlarının bazen insanın yüreğini önce ıslatıp ardından sıcak bir anın düşü kadar ısıtıp kurutabildiği duymuştum. Belki de benimki de buna benzer bir şeydi… Düşen yağmur damlarının göz damlalarıma kavuştuğu o anda kendi imgemi tesadüfen bir başka varlıkta tekrar bulmuştum. Nasıl mı? O mekânda ve zamanda yer aldığım durumda soğuktan it gibi titrerken kendim gibi cılız, sefil ve kimsesiz bırakılmış bir sokak köpeğin karşısında kurşuni ceketime çepeçevre sarıldım. Utanarak söylüyorum ki benimle aynı durumda kalmış ve bana en tanıdık gelen bu sıksa bedencikten bile hala çekiniyordum. Evet, ondan nasılda korktuğumu sizden saklamak istemiyorum. Tüm bu soğuğun içinden hakikatin berraklığını parmaklarımla aralarken bir şeyi öyle iyi anladım ki onunda tıpkı benim gibi titremesinin geçmesi adına sıcak bir sobanın başında uyuklamanın hayaliyle yaşamayı hala nasılda arzu edişinin ilk defa bu denli farkındaydım.
Ben =O idi. O’da bendim, ikimizde ittik ve titriyorduk! Titreyen bir ben, it gibi titreyen bir köpek ve it gibi titrerken biz aynıydık ve birdik. Aramızdaki her türlü ayrılığın bittiği özdeşleştiğimiz o zaman dilimini emininki ikimizde unutmayacağız. Fakat göz ardı edemediğim bir oluşumuzun sancısını fark ettiğimde ise elimden bir şey gelmedi yalnız gözlerimden yağmura nispet damlalar akıtmak geldi. O ise havlayarak korkusunun ardına gizlenmekle yetindi. Ama açıkça itiraf etmeliyim ki ben senden daha korkak olan şeydim ve o ürkekliğimle senden korkup kaçarken yanlışlıkla duygu yoksulu bir takım insanlara çarptım. Ah ne kadar ahmakmışım. Ben neden yaşam dünyamdaki o sınırlı kafesimde ve bana tek tanıdık gelen ve yabancı kalamadığım senden kaçtım ki? Sana bakma bana o bulutlu gözlerinle demek ve seni bakışlarımla itip kakıp ötelemek benim ne haddimeydi ki? Maalesef biz hep haddini olmayanı yapan insancıklarız. Sözde sizin sefilliğinizden kaçan fakat kendi yoksunluğunun paçavralarına dolanan gölgeleriz. Biz ve bizim gibi korkularından hapsolmuşların onurlu yaşamamaktan it gibi titrediğini hiç kimse fark etmedi duymadı ve bakmayı bile yüreğinden geçirmedi. Yazık ne ki yazık merhamet edilebilseydi eğer bizim gibi yersiz yurtsuz bırakılmışlarında bir baş belası olmama şansı vardı. Görmeyi bilenler gerçekten bakabilseydi eğer bizim içinde umut olabilirdi öyle değil mi?
Seni bir daha görmek istiyorum, ama güneşli bir günde… İçimizi ısıtan bir zamanda, titremediğimiz bir günde, göreceksin ki canımız o günkü kadar yanmayacak çünkü.
Okuyucularım aklınızın sularından neler geçiyor biliyorum. Bana nerden nerelere geldik diyeceksiniz elbette haklısınız da fakat bir şeyi unutmayalım ki, hepimiz aynı gemideyiz ve dibe doğru batmaktayız. Ve bunu engelleyecek bir tutam duygumuz dahi kalmadı. Hepsini çok öncelerden yitirdik.