ANCAK SÖNDÜĞÜNDE PARLAYAN

Sevgi Ozan

Bir sanatçı yaratan ya da yaratığıyla bir olan, önce büyüyen genişleyen ve daima sınırlarında kalan ve ardından tamamen yok olan… 

Belli türleri vardır eskimenin içeri çekilmenin. Kabuğunun içinden dışarıyı bir daha görmeme umuduyla puslu çevresinde hakikati açığa çıkarmaya çalışan bir çift göz var. Yaratan var, görülmeyen arkada kalmış kendini ilk varoluşla terbiye etmiş olan. Bir ben var orada yaratmak için önce yıkmak için bekleyen, fırçasıyla kalemiyle, inlemeyi bile başaramayan telleriyle karanlık bir odanın kokusuz boşluğunun rutubetini çekmeyi içten içe arzuluyor.  Düşünüyor delirmek için, delirtmek için aklın düzeniyle kafayı bozmuş olanları. Boşa umut bile isteye yorar her bir kimseyi…

Bekleyiş, bekleyiş gelmesi gereken anın ne zaman geleceği bilinmez. Haber verilmez ansızın gelen için, ve birden o hiç bilinmeyen arkadan sokulur ve kulağımıza fısıldar. Der ki; “ Yaratılan önce yok olmalı ki yaratımında kendi olanı sürgün edebilsin.”  Evrensellik diliyle konuşmak, daima kimliksiz konuşmaktır.  Kimliğini kaybetmek için öyle bir sarılsın ki paltosuna ayazın içinden hiç ayrı kalmayacak olduğu, kısa bir an sonra ona hiç yanaşmasın…

 Kaçanın sureti beyaz soluklu delik deşik olma ile nefes alabilmiş; kalmayı arzulayan ise nefesinin alabileceği boşluğu öylesine tıka basa doldurmuş ki, hiç yer kalmamış yaşamak ve yaşatmak için. Boğulmak gerekir bazen, belki o zaman boşlukta yüzebilir kaçan ya da saklanan…

 Derin derin gökyüzü, düşüncenin engin suları,  karanlığı yutmak için açar ağzını fakat yuttuğuna bakılırsa kursağında kalmış. Yudumlarına engel olandan kurtulmak için öksürmeye ardından çıkarmaya başlar. Yuttuğunda karanlığı ellerine çıkaranın inandığı parlak ışığın titreyişi tınlar ve bu ilk hamle sonrasında da yüreğin kemanıyla uyumlu dansı başlar. Ve böylece bitimsiz dans sürüp gider…

 Sonlu varlığın içinden sonsuzluğu yaratanın haddine midir tüm bu muhteşem karmaşa!  Karmaşa ancak dinginliğin yeri bulması için ön koşul olandır. Öyleyse dinginliğin dostu olan kuşa soralım. Ey özgürlüğün mahkûmu olan kuş peki sen ne zaman ve nasıl huzurlu uçmaya başladın? Kuş derki kanatlarımda bir tek tüy kaldığında işte o zaman başladım göklerin derinliğindeki boşlukla dolmaya, kasırganın kanatlarıyla dost olmaya… Başlangıçta dost olmadı bana elbet, her bir özgürlüğümün meydan okuyuşuna bile aldırmadan karşıma dikildi bir dev düşman gibi…  İşte o zaman gerildi kanatlarım intihar gibiydi aklım başım. Ciğerlerimin derin bir solukla içerden hissettiğimde işte o an olan oldu.   Uzağımda ya da yokuşumda duran bir kindar tepe zar zor seçilebilen, fakat ben diktim gözlerimi aptal bir cesaretle yaşamıma hüküm vermişlerin karşısında bir duran sonsuz anda… Vahşice yumdum bulutlu yüreğimi, gözlerimin açılmasına izin vermeyerek, bakarsam cesaret edemezdim; çünkü korkum tüm çıplaklığıyla sarmıştı cesaretimi…  Hemen ardından bir kıpraşma, kışın bulutların arkasına saklanmış güneş gibi belli belirsiz titreyen yüreğimde ve bir son soluk ümidiyle bıraktım boşluğa kendimi. Yok oluşu arzular gibiydi.  İnce zar gibi kalmış tenimle büzüşmüş çelimsiz bedenimi sarılmış bir halde kayalar ardından parça pençik olarak yatışını öyle hayal ettim ki!  Gözümü mahşer anındaki sahneye diktim.  Ve karşımda alt edilemez imanım işte! Susuz ve kanatsız bir leş o kadar.  İskeletine kavuşmuş özgür ve mahkûm seçilmiş kuşlar gibi…

Çok az bir zaman sonra keskin bıçak girdi ölüm soğuğuyla titreyen ezilmiş kasıklarımın içine. Bıçağın sivri ucu, sürekli kasığımın etrafında avına bakış atıp ona kur yapan bir kartal gibi ölüm döşeğindeki hastaya yapılan merhametiyle şaşkına çevirdi bilinçsiz benliğimi.  Daha az acıtmaya başladı canımı. Bir süre sonra canım hiç yanmamaya başladı. Canım çıktı sanki can yok oldu, nefes kaçtı! Bende kalan tek bir tüyümle çok önceden beni ezmeye hevesli kayalara tam da çarpmak üzereyken yerden öylesine şiddetle yükseldim ki, bir savaş roketinin durdurulamaz öfkesiyle kanatlarım, sözde iradesiz tüm dürtülerim yeniden yaşama sevinciyle boşluğu delerek, uzayın ancak söndüğünde parlayan ışıklı sokaklarına kaçtı.

Yerini bilmemek üzere kaçtığım diyardan bir tek koşulla kabul edildim.  Gözlerimin kör olmasını arzulayan kanatlarım, yeniden doğuş için sonsuz inzivaya çekildi bir Buddha gibi…

 Cesaretin direnmek olduğunu sabırla ve sessizlikle terbiye etmiş olanlara söylerim. Benim en büyük cesaretim kalmak ya da dayanmak yerine, bilinmeye doğru geri dönüşsüz bir kaçış oldu.