NASIL KADIN OLDUK?

Sevgi Ozan

Kadın doğulmaz kadın olunur”

Simone de Beavoir’ın bu çarpıcı söylemi modern dünyanın ve onun kızgın maşasını çıplak elleriyle tutan eril iktidarın göz kamaştırıcı illüzyonunu açığa çıkaran haklı ve yerinde bir tespittir.

Başlangıçta doğası gereği iki ayrı insan olmayan kadın ve erkeğin arasında, henüz düşmanca tavır inşa edilmeden çok öncelerde uyum ve dayanışma vardı. İlkel olana özgü işbirliği ve dayanışma cinsler arası ayrımcılıktaki birtakım toplumsal hiyerarşilerin düzenlenmesinde, adil yaşamın olanaklarını sunmaktadır. Modern bir kavram olan işbölümü ise ayrımcılığı ve hiyerarşiyi derinleşmesine katılaştıran değiştirilemez kuralları meydana getirecektir. 

İlkel olanın modern anlamda geri kalmış olumsuz tavrını bir kenara bırakarak, apaçık gerçeklerini yansız bir şekilde açığa çıkarmak gerekmektedir. Modern dünyanın aşağılayıcı ve ikincil pratiklerinin henüz üretilmediği ilkel olan durumda; kadının gücü, emeği ve statüsü erkek cinsi bakımından saygın ve yerinde bir değere sahipti. Erkek ise diğer tüm sıradan erkeklerin yapabildiği ölçüde avcılık yaparak birtakım görevlerini yerine getirirdi. İlkel toplumlarda karşımıza çıkan anaerkil yaşama biçiminin en belirgin özelliği kadının henüz erkeğin nesnesi haline gelmemiş olmasıdır. Peki, sonra ne oldu? İlkel durumda olmayan aşağılayıcı ve ikincil bu statü kendini nasıl inşa etti? Sanki hep öyle olmuş ve öyle gidecekmiş gibi… Doğası gereği erkeğin türevi bir kadın, heteroseksüel dünya anlayışının meşru ilan edilmesiyle modern anlamda “bayan” oldu. Böylesi bir kökten değişiklik, kadının yerini daha da olumsuz bir biçimde sabitledi.

İlkel durumda olan bu topluluklar bir süre sonra birbirlerini karşı çit çekerek özel mülkiyeti ortaya çıkardılar. Bu topluluk kendi arasında bir bölünmeyle eşitliği bozarak, doğal durumu ortadan da kaldıracaktır. İlkel anlamda kadın eve hapsedilerek yeri özel alan olarak belirlenecektir. Erkek ise dışarı ile bağı kuran tek kişi olacaktır. Başlangıçta çok belirgin olmasa da özel mülkiyetin kendisi eril bir ideolojinin kabından çıkarak 21yy’a kadar da böyle sürüp gidecektir.

 İlk çağın toplumsal kültürel düzenini incelediğimizde, kadının statüsü ataerkil ideolojinin yaygınlaşması ile sürekli üretilen cinsiyetçi tavırlara maruz kalmıştır.

Antik Yunan demokrasi ile yönetilmesine karşın, özgür yurttaş kavramı yalnızca yunanlı erkekler için bir haktır. Öte yandan kadın ise köleden aşağı bir konumdadır. Kadın cinsi arasında toplumsal ayrımlaşmalar ve değişmez biçimsel farklarda söz konusudur. Soylu, soylu olmayan kadın, köle ve hayat kadını olmak gibi birçok ayrımcı pratikler mevcuttur. Yine bu dönemde de kadının bedeni, uzuvları ve bütünüyle kadın olmanın kendisi cinsel bir aşağılanmayla eril iktidar tarafından pekiştirilmiştir. 

Orta çağın sosyal yapısına baktığımızda, kadına yönelik ikincil ezici tavır tamamen tanrısal söylemlerle desteklenmiştir. Birçok katı uygulamalarla kadın olmanın cezası en korkunç yüzünü bu çağda göstermiştir. “Cadı kadın” Ortaçağ Avrupa’sında genellikle büyü yapan ya da gelecekle ilgili kehanette bulunan kadınların cadı olarak diri diri yakılması bir tür Tanrının inayetiyle gerçekleşmiştir.  Bir cinsiyet olarak kadın bedeni ve ruhu birçok uygarlıkta negatif ayrımcı söylemlerle kadını olmanın bedeli, en büyük günah olarak varsayılmış ve ölüm cezasına dahi çarptırılmıştır… Kendinin bile söz sahibi olmadığını bedenini herhangi bir dış müdahale karşı koruyamaması, erkeğin yüzünü kızartarak yalnız onu değil topluluğun onurunda da yozlaşmaya neden olmuş ve utandırmıştır. Böylesi bir suçun cezası affedilemezdir. Sahip olduğu güzelliği bir kezzapla parçalamak ya da cinsel organları yakma kesme gibi birçok vahşice pratikler, zamanın koşullarında meşru bir fikirdi ve öyle olması gerektiği için uygun görülmüştü.

Kadına yönelik cinsiyetçi ayrımcılık pratikleri beden politikaları, nesneleştirme, şiddet ve taciz gibi insanlık üstü uygulamalar modern dünyanın eşitlik ve özgürlük söylemleriyle eril iktidarın meşru ideolojisi haline geldi.

Sanayi devrimi hemen öncesi feodal devletlerin yıkılmasıyla, köyden kentte göç eden yoksul çiftçi ve köleler kentlerin yüksek apartmanlarında karanlık dar bir odada bir yığın insan olarak yaşamını sürdürecekti. Ertesi günün sabahın da ise dev makinelerin uzantısı olarak, vasıfsız bir işçi ordusu haline gelecekti. İlk zamanlar fabrikalarda, yoksul köylerin erkekleri işçi olarak çalışmaya başladı. Kadın ise annelik eş olma, bakım yemek ve temizlik gibi ücrete tabi olmayan emeğini yine bir sonraki gün için üretecekti. Kadının bu duygusal ve karşılıksız emeği ev içi emektir. Kadın özel alanda kendini kutsal anne ve eş olma statüsü dışında kendi başına bir değere sahip değildir. Erkekte özel alanla kamusal alan arasında bağ kuran tek kişidir.  Peki, ne oldu da kadınlar işgücü piyasasında yer aldılar? Modern erkekliğin yükselişi ile birlikte sıradan erkek ve devlet arasında yapay bir bağ kuruldu. Daha önce hiç kurulmamış bu bağ, orta çağda yalnız soylu erkeklerin kazandığı bir ayrıcalıktı. Fakat modern dünyanın militarizmi, devletin soysuz ruhunu kutsallaştırarak, bu soylu onuru bile pazara çıkarmıştır. Onuru ve vatanı için savaşan sıradan erkeğin ölümünü yüceltmiş ve ona şehit unvanını vermiştir. Bu uygulama insanın en yüce değer nefes alışını bile hiçe sayarak davayı öne geçirmiştir. Önce dava… Böylesine yüce sahtekâr değerler, ölümün korkunç yüzünü bile süslemiştir.

Birinci dünya savaşına katılan yoksul ve soylu olmayan erkekler, aynı zamanda makine uzantıları, savaşa katılarak bir yığın ölü alarak geri gelmeyecekti. Çünkü çok öncelerinden hayalini kurduğu yaşam onlara şehit olma ile verilmişti. Sonrasında da yeri doldurulması gereken devasa işçi ordusuna dönüştü. Yüzyılın toplumsal köklü değişikleri, kadınların da işgücü piyasasında yer almasına neden oldu. Kadınların iş gücü piyasasına çekebilmek için birtakım reklamlara başvuruldu ve sonuçları olağanüstü bir katılımla geri dönüt alındı.  Hem özel hem de kamusal alanda kadının statüsü yeni bir boyut kazandı. Kadın, hem ev içi emeği yeniden üreten, hem de modern dünyanın yedek işçi ordusu olarak çifte emek kavramına sahip oldu. Cinsiyet farklılığı düzeni, kendini iş gücü piyasalarında da göstermişti. Kadınların çalıştığı koşullar sırf kadın olmaları bakımından kötü, vasıfsız ve beceri gerektirmeyen işlerdir. Aynı zamanda da kısa dönemli ve mevsimlik işlerde çalışmaktadır. Kadın yalnız kadın olduğu için ne kadar yükselse bile erkeğe oranla yine düşük ücret almaktadır. Kadınlar kolay vazgeçilebilen, çabuk işe alınıp çıkarılan, yedek işçi yığınları olarak modern piyasada vazgeçilmez yerini almaktadır.

Kadının yalnız kadın cinsi olarak inşası modern dünyanın cinsiyetçi ayrımcılık pratiklerine maruz kalmasına neden olmaktadır. Özellikle vurgulanan kadın ve erkek arasındaki bu uzlaşmaz karşıtlık, bu iki kutuplu dünyanın birçok kavramıyla ötüşmektedir. Akıl duygu, kamusal özel, yöneten yönetilen, özne nesne, eril dişil ve birçok karşıt kavramlarla kendini yineler. Kadına doğuştan atfedilen dişil sıfatlar olarak; duygusal, nazik, arzu edilen nesne, sadakatli, boyun eğen, yeri özel alan olarak belirlenen rasyonel olmayan bir takım aşağı konuma aittir. Erkek ise;  rasyonalite ile bağdaşan, yöneten, yeri kamusal alan olan, dişil tüm değerleri olumsuzlayan, hatta devlet ve tanrı gibi yüceltilmiş değerlerin potansiyel kişisi olarak karşımızda durur. Cinsiyet farklılığı düzeninin ayrımcı pratiklerini görmezden gelmeyen feminizm ilk olarak; modern dünyanın eşit özgür birey kavramını sorgular ve altında yatan eril iktidar değerlerini deşifre etmeye çalışır.

Kimdir bu birey? Modern dünyanın ortaya çıkardığı ve yücelttiği bu birey ancak ve ancak “Avrupalı Beyaz Özgür Erkek” dir.  Bir siyah bir köle ya da bir kadın hiç değildir. Tüm bu ayrıcalıklar, özgür eşit ve kendi aklını kullanma yetkisine sahip bir avuç azınlık beyaz erkeğin elindedir. Bilgiyi aynı zamanda gücünde kimde olacağına karar veren yetkinin de mutlak sahibidir. Birey kavramının dışında kalan yığınlar ise kendi aklının iradesini doğası gereği kullanamamaları bakımından, ayrımcı ezici pratiklere maruz kalabilir. Çünkü o henüz bir insan olma olanağını bile kazanamamış, ilkel bir yaratıktır. Tüm bu yığınlar için her ne uygun görülürse, meşru olan budur ve sorgulanamaz.

Kadın, henüz bir birey olma olanağını kazanamayarak, yalnız başına herhangi bir var oluş elde edememiştir. Kadın bir anne ya da bir eş olarak sınırlandırılmıştır. Eğer ki bir erkek çocuk doğurur ise Freud’un söylemiyle açıklarsak, daha çok küçüklü yaşlarda yaşadığı penis eksikliğinden doğan elektra kompleksinin eksik bilincine yeniden kavuşabilir. Kadın eril iktidarın uygun gördüğü bir takım davranışları kazanarak, hem eril iktidardan pay alır, hem de yerini pekiştirmiş olur. Kadın cinsinin tarihsel savaşının anlamı, erkeğin bir uzantısı ya da erkeğe göre değer biçilen bir cinsel nesne olmanın çok ötesinde insan olma hakkının geri iadesini istemektedir.

Kadın cinsiyetlendirilmeden çok önce, doğası gereği bedeni eril bir iktidar tarafından kontrol edilen kutsal anne ya da bir eş olarak; erkeğin cinselliğini bir sonraki gün için yeniden üreten bir otomat olmaktan çıkarılmalıdır. Kadın daha kadın olmadan önce yalnız insandır. Sonra siyahtır ya da yoksul bir çiftçi çocuğudur. Kadın bir erkeğin, iktidarın, yasaların hatta bilimin de ayrımcı söylemleriyle tek başına cinsel bir haz nesnesi olmanın çok ötesinde sadece yalın bir insandır. Kadın bedeni, uzuvları ya da davranışları kendi başına cinsel bir anlam ifade etmemektedir. Kadın doğduğu an itibariyle ne bir kutsal anne ne de sadakatli bir eştir. Bir soylunun yanında gezdirerek, güzelliğiyle övündüğü cinsel bir nesne hiç değildir. Kadın kendi başına birçok emeği üreten bir emekçi, bir neslin geleceğini yeniden inşa eden bir sanatçı, bir politikacı kadar toplumsal soruna el basan, ya da bir dehadır var olanı bulup ortaya çıkaran…

Kadının bedeni ve cinsiyeti daha varoluşun soluğundan çıkmadan ekilmiş, biçilmiş yalnız giydirilmeyi bekleyen zehirli bir kaftandır. Doğduğu an itibari ile nasıl konuşması, nasıl oturup kalması ya da nasıl sevmesi gerektiği bile çok öncelerden belirlenmiştir. Böylesi bir belirlenmişlik sonsuz bir ruh için,  yalnızca ölüme dek süren çivili bir pranga gibidir. Her ne zaman soluğu yükseklerde alsa, bir adım bile daldırsa ruhunu adil sulara, deldirir yüreğini, ölümünü bir trajik intihara dönüştürsün diye. Hemen ertesi günü, küresel dünyanın engerek dilli soysuz manşetlerinde yankılanır bir kadının çığlığı, bir sonraki gün unutulmak için, hiç var olmamış gibi…