BİR OLAĞANÜSTÜ KEDER

Sevgi Ozan

En derin maviliklerin sularında, öyle susuz bir yürek var ki; dalgalarıyla kayadan ruhları delik deşik eden, akıntısıyla sürüyen koyunların çobanlarını delirten, akşamın koyu kızıllığında bile damla damla yağmuru göklerden suluyor. Uçsuz bucaklarına işliyor bir nakış gibi. Öncesiz sonrasız tüm acı ruhların yüreklerini yosun kokusuyla mest eden, dalganın ruhuna bir selam verip dansın kucağından inmeyen bir hafif tüy, yangın köseli ruhları eriten yediren sulardaki bir kutsal ruh, acıdan bataklıklıları süzüyor en derin yüreğinde!

Ben ki niye mi yüreğim, başka her ne olmayı becerebilirdim ki. Felsefemde yoğrulmuş bu yürekte en derinden aşkınlığımda, soluyorum gelmiş geçmişlere. Yüreğim bedenimle bile alay eder olmuş bir gladyatör arenasında. Kim görmüş duyuların alt ettiği o sahneyi kim duymuş, kim demiş, yoksa biri mi uydurmuş. Ben konuşayım size en katışıksız olanın bir yudum hakikatinden. Felsefe ruhlu bir kadın vardı, ruhu yüreğinin maviliğinde taşar gökyüzüne uçardı, düş olmayanın uçsuz bucaksız diyarlarında…

Yüreği her gece zincirlerini düğümlediği yaratığın dillerini çözer, boynuna dolar tüm kelimeleri, saplantılı bir ruh gibi bir sonraki güneşi düşlesin diye. Her gece peşinde iz iz, ruh ruh ensesinde hiç bırakmadan dilinden, konuşuyor durmadan çığlık yakarıyordu. Burada tam yerinde bir yürek var, konuşmak için yardım soluyordu yüreğinde, en çokta umuda sarılan bir adamdan. Sürekli kulağımın yokuşlarına çıkıyordu. Çığlıklara boğuyordum buğsuz, damlasız yağmursuz bereketsiz, olağan üstü kederle akan gözlerimi…

Zamanın atları beni gündüzlerin en kızıllıklarından hayli uzaklara koşturmuştu, gecenin martıları ise düş olmayan diyarların çıplaklığıyla uçuruyordu yine açık maviliklere.

Susmayan yüreğimin çıngırakları, yine kemiriyordu delik deşik ruhumu. Çirkin bir yüz güzel bir ruh hem de bir, inanılır gibi değil! Bu gözler böyle bir hakikati ancak düşlerinde uydurabilirdi. Bir aşağılık illüzyon nasıl mümkün olabilirdi. Güzel bir ruh ancak güzel bir yüzde kavuşabilirdi sonsuzluğun cennetinde. Tanrılar böyle bir komedyayı hangi aşağılıkları yermek için dilemişti tüm azgın öfkesiyle. Bu aynı zamanda çirkin bir yüz güzel bir ruh için bir trajedi olabilirdi. Bu bir lanet tanrıların en öfkelendiği bir ruh için ateşten okları layık gördüğü bir lanet. Oidipus bile acılarını eritir yüreğinde, tanrılara yalvarır yakarırdı, böylesi lanetli bir ruh affedilsin diye!

Böylesi bir ruh içimizde, en deliksiz uykumuzda bile bizi uyandırır, o saflığın dehşeti o çirkin yüzde dans etmişti hem de usul usul. Böylesine korkunç bir düşü görenler ellerin gözlerine koyuyor, bu ruhun sefaletini haykırıyordu.

Ey yüce saf ruh, deliksiz ruh, yamasız yüreğin sonsuzluğun cennetinden ölümün cehenneminde bir çölde kavrulacak. Bu lanet senin en derin hakikatin olacak, kimselerin duyamadığı okuyamadığı bir ruh. Kimse bu kadar çirkin bir yüzde güneşin ruhuyla oymamıştı gözlerini…

Sen ne yücelerin kefaretini ödemek için, böylesi bir aşağılık bir etin kabuğuna girdin. Bir sülük gibi kapatıldın tüm yıldızların doğmamış çocuklarına. Şimdi başından neler geçecek bir bir anlatayım sana! Çok öncelerden tarlalarında koştuğun sonsuzluğun cennetinden, kutsalın ellerinden nasıl da düşürülmüştün hakikate hıyanetten. En kavruk kumların çölünde, güneşin yangın teninde bir başına kaldın. Bir olağan üstü keder seni daha koyu acıların kundağında büyütecek. Ruhundaki katışıksız buğun gözlerinden hiç taşamayacak. Kimse yudumlayamayacak yüreğinden içilmiş hakikat sularını. Senden başka kimse ruhunda duyamayacak yüreğinden kemanın uğultusunu ne de rüzgârdaki yaprağın çığlığını.

Ne yüzün dokunacak rüzgârın yeline

Ne burnun soluyacak defnenin yaprağını,

Ne gözlerin görecek hakikatten kızıllaşan gökleri,

Ne kulakların haykıracak yüreğinin çığlıklarını,

Ne diller dönecek aldatılan ruhlara,

En derin yüreğinden neler taşıyorsa ruhuna

Hepsi bir sivrisineğin yaz yatağında,

Deliksiz bir düşün zırıltısından başka bir şey olmayacak.

Daha nice söyleyeceklerimin yanında bu kurular,

Yaşa yağmur bile değil.

Benim bile dilim varmıyor göreceklerimden, yine de koyulduğum yolda devam etmeliyim. Korkunç dehşetin kanatlarıyla yaşayacağın acıların üstünden geçmeliyim, kuştan bir bakışla. İlk olarak adın Sevgi olacak senin, tanrıların tek lütfu, çirkin yüzünde tek avuntu… Saflığın ruhuna en yakın suyun bu ırmak olacak. Kendini ancak bu ırmağın sularından ayaklarından ruhuna kadar buzlar kestiğinde bulacaksın.

Maviliklerinin denizinde gezerken bir korkunç kalabalık gördüm. Kimse yüzüne bakmıyordu, ruhun kulaklarını çınlatıyordu. Ben öncelerin ötelerin gökten diyarların sonsuz cennetinden geldim. Benim tüm maviliklerim bir denizin yosununa vurulmuş bir yunusun öyküsü ya da kırlangıç ruhlu bir kaplumbağanın kendi çölüne göçü de değil. Benim en açık mavim, yüreğinizdeki hakikatin yağmurdan da buğulu mavisi. Böylesi lanetlenmiş hakikati yalnızca gözlerimdeki ruh, yüreğimden zindan inşa edebilirdi kendine…

Ben ki en deliksiz ruh, yamalı yüz, siz ne diye buna aldanırsınız hiç kulağıma yummadığım daha öncelerinden, bu dünyanın uyduruk hakikatlerini. Bir beden ki çürüyecek ruhtan daha aşağıdır, o ki buruşan bir ruhun yalnızca çöplüğüdür!

Eğer bir ruh konuşabilseydi etin ağzını yumarak; bir zamanlar benimde pullu bir derim vardı, suların hiç kurumadığı okyanuslarımda… Çölün de ruhu olmazdı elbet ancak bir eti pişirebilirdi kordan kumlarında. Böylesi bir cinayeti suda boğamazdık ancak kumdan bir ateşte kavururduk, tüm kutsal ruhları! Bir öncesiz ruhun ete yapıştığı, etin kemiğe büründüğü, yüreğin kızgın organlarda eridiği, soluğun beyne tıkıştığı, böylesine sinsi hastalık; bir bütün, beden ve ruh, insan işte tam olması gerektiği kadar bir aşağılık leş. Başka hangi yaratık böylesine aşağılık değerlerle pişirebilir ruhun tüm saflıklarını…