BENLİĞİ YADSIYAN KADIN

BENLİĞİ YADSIYAN KADIN

SEVGİ OZAN

  Bir an, soluk-puslu ve kirli, hiç hatırlanmamak üzere unutulması gereken bir andır. Tıpkı herkesin de dilediği gibi,  hiç olmamasını istediği, yok olmasını arzuladığı onursuz bedenler vardır. Ve bir an bile vicdanı rahatsız etmeyecek bir yok oluş dile getirilebilir. Böylesi bir yok oluş duası, korkuya ve ıstıraba neden olan her ne ise ortadan kaldırılmasına dair güçlü ve ısrarcı bir iradede bulunur. Bir insan bir olgu ya da sıradanlığı alt eden bir krizi durum, hemen harcanması ve katledilmesi gereken bir inanç kadar risklidir. Doğrudan yaşamı ve sonsuz mutluluğun balonunu patlatacak olan bir dev iğne kadar tehlikelidir.

  Daha önce hiç tanık olmadığı hastalıklı durumun başkişisi olarak maruz kaldığı, boyun eğdiği her ne şiddet biçimi var ise bu biçimin salt nesneleşmiş hali riyakârca sırıtarak karşımızda durur. Görülenin çok ötesinde duyulur olmayan kin ve öfkeyle, uzuvlara dair bile düşmanca tavır sergiler. Böylesine iradeyi uzaklaştıran gözü dönmüş istenç; bir var olanın, bir aslanın ya da bir yılanın yaşama içgüdüsünden bile daha yırtıcı ve saldırgandır.

Bilimin değişiyle salt hayvanlar âleminde rastladığımız ilkel olanın vahşiliği, sözde yaratılışı gereği doğasını yadsıyan yalnız yabancılaşarak medenileşen insan, ancak yaşanılan korkunç acıdan sonra sıradan uyumlu hayatını alt üst edebilir. İlk olarak yüreğin huzursuzluğu, aklın bulanıklığı en sonunda bedenin sancılarına katlanamayan maruz kalmış ruh, nasıl devam edecek aynılığın dünyasına! Mahvedilecek olan saplantılı fikir iken, neden dışsal olanı yok etmeye dayalı kurgular canlandırabilir kafasında… “Ya o ya ben başka kazanan yok! Bu dünya yaşanılır olmaktan çok bize dar!” Ölümün korkunç yüzünü, güneşin en parlak anında bile karartıyor onursuz elleriyle boğmak istiyorcasına…

  İyi bir insan ahlaki olarak, kendi varlığını ve kendinden başka olanın yaşamını ve nefesini yâdsıma düşüncesini aklından bir an olsun geçirmemesi gerekir. Fakat öyle bir an gelir ki insanlığın idealı olan temsili bu kişi, geri döndürülemez yaşanılanın çılgın korkusuyla, kendi varlığına biçtiği o yüce yaratılışa küfredebilir kendini aforoz dahi edebilir. Acının, yaşanılan dünyanın küçük mutluluklarına dair bile gölge düşürdüğü en bilindik hakikattir. O halde acı bu dünyanın ve sürekli zamanının kalıcı tek eseri ise bu dünyaya dair büyük bir karar, maruz kalınan acının hiç yaşanmamışlığını imkânlı hale getirebilir. Ölümsüzlük hayalini ve kutsal acının şerbetini tek yudum içmek bir kurtuluş umudumuz olabilir.

   Peki, katlanılması mümkün olmayan nedir? Sözde vaat edilmiş olan sonsuz yaşam mı, yoksa ölümün perdesiz masumiyetiyle son bulan acı mı? Budala cesaret ve kaçamak korkaklığın cevabı hangisi olabilir? Eğer bir insan bir kez bile olsa kendi bütünlüğüne parçalamaya dair bir hamlede bulunmuş ise kararı katidir geri döndürülemez…

  Esaretin ve aykırılığın bize duyuracağı aynı ağızdan tek bir sözü olacaktır. “Ya parlak güneş altında ölmeye ya da sonsuz gebeliğin tekrar doğumuna kadar!”Hem gitmek, aynı zamanda da vazgeçmemektir bu… Bu konuşan ağız da kimin? Bir çare yana yakıla arayan bir kadındır, bu ancak. Bir uydurulmuş arzu edilebilirin dışında başka nedir?  Bir var olma olanağı kazanmayacak olandır yalnızca. Bir ben, sen ve biz gibi…

   Bir kadın doğduğu an itibariyle onu kadın olmaya zorlayan binlerce cellâdı için yücelerden bir hak diliyor. “Hiç yok edilmemesi gereken üzerine bir hak diliyorum!” Bu hak ki bekli de adil olarak bahşedilen tek hak olacak. Salt bir et yığını olmayan bedeni, şehvet uyandıran narin ateşli ruhu,  davetkâr bakışların oturduğu yüzü ve dahası bir bütün olarak layık görülmüş, ölümün kıyısına atılmış olanın ilk ve son kez üzerine almak isteği tek kullanımlık bir hak!  Musaların Budaların kutsal olanların yeminli sözü “Öldürmeyeceksin!”Ne kendini ne de kendinden başka olanı!  Peki, yerle bir edilmez olan, hangi koşullarda feshedilebilir. Yaşamak için yaşatmak için öldürme eyleminin haklılığı mümkün olabilir mi? Kendi benliğine ya da var olan her bir edimine tecavüzle yeltenmiş olanı öldürerek; bir kadın kendi yaşamına sürülen onursuzluğuna da yok ederek, potansiyel olarak meydana gelebilecek acıyı, hatta intihar eylemini dahi kısmi olarak ortadan kaldırmış olur mu? Kendinden başka olan için bile… Mümkün müdür?

    Evrensel olanın aşağılık haklılığı, acıya maruz kalmış olan bir siyahın, kadının, Çingene’nin ya da bir engelliye karşı alelade umursuz tavrı, görülmemiş olanı kendi hiçliğinde yok etme haklılığıdır yalnızca. Ezilmiş ve azınlık olanın dışında kalan, soylu aristokrat burjuvalının sahtekâr yüzleri aşağı indirmelidir. İndirilmelidir ki yalnızca üzülmek, dövünmek, boş yere ağıtlar yakmak ya da birkaç belge imzalamak göz boyarcasına; acılara maruz kalma ihtimali üzerine konuşulan kuru bir ekmek kadar aç bırakır acıyla ezilmiş olanı. Kim nasıl anlayacak peki? Bir seven olabilir mi mümkün mü?  Böylesi bir budala anlayış imkânlı olan değildir. Hiç yaşanılmamış olan aynı zamanda da anlaşılamayacak olandır! Böylesi bir söylem samimiyetsiz bürokrasinin ve karmaşanın aldatıcılığını basit olarak dile getirmiş gerçekliktir yalnızca… 

  Korkunun ve saklanmışlığın yüzü hiç anlaşılmamak üzere pusuda bekleyen bir sırtlan gibidir. Bir an bile olsa mutluluk kırıntıları dökülse yıldızlardan, ışıklı aydan, unutulmuş olanının şaklabanlı bin bir çeşit yüzüyle kendini sinsice gösterecektir. Bitimsiz korkunç anı, zamanın içinde donmuş ve her an eriyecek olan ve yanıp tutuşmaya hevesli bir kor gibidir. Bir anlayan duyan ya da sarılmaya güç bulan her kimse, acıya birden capcanlı dokunmuştur. Yalnız o…

“Unutulsun dilerim, her nasıl olacak bitmesi için, bu ölüm dahi olsa dilerim, en çok ta kendim için… “ Kendi katili olacak bir kadın! Nefesini ilk aldığı o ana dem vurarak, hayatına temas etmiş dolaylı dolaysız binlerce katilini yadsıyamamıştır. Yalnız bir masumun günahına girerek, bir tek suç işlemiştir. Bir keskin soluk ve sonsuz bir iç çekişle, bu dünyadaki var oluşunu hiç geri dönmemek üzere ortadan kaldırmıştır…  

Muharip

     gülüveren ölüye

Ayak izlerine dolan yağmurlar değil
Ceylan gözyaşları
Cenin kanı
Cellat mezarlığı başında
Pazarlığı yapılan canlı.
Avcıların oldu
Selamlaştıkların.
Seve seve
İnandın.
Yanına kâr kalan ‘takdir-i ilahiler’in
Bekleme sana şefaat etmesini
Çaputlanmış türbeler umutsuzluğunda
Allah bilir seni
Nasıl affedeceğini
Daha ilk çığlığında
İlk avazında
Duydum sesini
Başkalarının bekleyeni.

*Sin Edebiyat (Sayı 15)

UZUN DİRİLİŞ

UZUN DİRİLİŞ

Sevgi Ozan

Başlangıç

Gece, korkunç hapşıran bir uyanış!

Uyku değilmiş yatakta çekilen,

 Diriltilen karabasansız vicdan!

Karşıda aynı zamanda dikilmiş

Önce korkuluk gibi usulca

Ardı sıra yaklaşan tene ve ruha;

Sıkı sıkı sarmaladığı gündüz düşünden

 Kurtarıcısının çığlıklarına yankı!

Derde deva, çöle su

Katmak, karmak için öteki benini

Hiç ilişmeden göz ucuyla

Ama yukardan değil gördüğüm

Altından indi çorak yeryüzünün

Hatta çıktı saklandığı çukurdan

Aşağılık kibrine kapılmadan

Geçti ahalinin kursağından bağırsağından

Deva, deva ah devasız deva!

Kim ne diye arzu eder ki seni!

Derde deva olmak devaya ne diye!

Yüreğim yine kederli sisli

İyi ki derinim bu gece de…

Yoksulu yüzeyde barındırmazlar

Benim ne pürüzsüz düzlükleri

Ne de yüksek dağları aşmam gerek

Ben yere, daha aşağıya, köklere

Hatta kemiklere komşu olmaya davet edildim.

Hem de bu gece, haydi şerefe!

Kadeh tozdan, kurak topraktan

Ölüm kokusu yayılır umutsuzluktan

Yalnız umuda kapılmaktan

Delirtir umut insanı!

Aklını kaçırır akılla kuşatılan

Umudu kapıldı mı, işte o an vicdan kaçtı!

Deliksiz delikten, hatta süzgeçten.

Geçmek için iğne gibi delindi

Önce katının terinden yumuşadı

Akışkan eridi, ardından sıvıdan buharı yaladı

Uçan kanatlı atın yelesine takılan,

Komşu oldu yeniden gökle karındaş.

Unut hepsini bir anda pişmanlık

Hükümsüz uç özgür kuş sende!

Atmosfere kadar dik uç ve parçalan

Kendinde özgür bir adın, kan fışkırır ruh!

Cellâdın kimdir diye sormadan Tanrına,

Uç sözde sende olana, o ki yalnız gökte…

Yeryüzü kurak, ne arar ki burada.

Uzaktan bakılır ancak çöl okyanusuna

Kime ne cesaret ki sokulur inine

Sağır, yumulu ağız, gözlerdeki kirpik

Batmış ilk, kör etmiş görmeyeni

Kim inanır inanmayı bırakanlara

Ben bıraktım önce kendimi

Yüksek dağı arşınlamış olan her şeyi…

Altı var yerin üstüne yüzey derler

Altına da mezar, mezar kokar…

Ağır telaşsız yapışkan kurt gibi

Derinden açılır yüreğe kadar

Aklına danışan kurudu yaprak yeşili

Susuz keder ağrısız keder

Alçak iman, o zaten bende!

Yüreğin dolaysız sözleri

Utanç içinde kalan hücreleri

Doludizgin ardı sırada gururdan

İnsan olmaktan beter ne var!

Nefret kendimdeyse suç benim mi?

Değil, bu suç yalnız insanlığımdan

Düşündüm durdum akşama değin

Yakamı yakasız bırakmak için,

Mavi ya da beyaz kurtulmak gerek!

Bir sökücü ile iğne iplik kafi

Sıraya konulmamak işte bu kadar!

Hey dün ayağıma takılan!

Ağır demirden korkuluklu fabrika geçidi

Geçmekten dehşete kapıldığım

Devasa demir yığını, tek çeşit giysiler lütfu!

Sana da eyvallah!

Ah derin kederim iyi ki bendesin

Yoksa kimsesiz kalırdım,

Bir başıma hem de kendimde.

Yaklaşık yirmi beş yılı devirdim

Yine de nefretimi gizleyemedim

Ah her gün ne de korkunç ve tiksinti!

Sabahın ilk aksıran ışıkları

Akşamın kusan göğsünde

Kansere yenik düşmüş kan içinde

Hep bana yapışmış olan,

İşte benim kılcal yüzüm!

İnce deri kurbanlık keser gibi

Özenle sıyırmalı kendini de

Mutlu ölüm yüzüne kavuş

Muhteşem akıştan, ağır aksak topal

Ah ne talih, sefil talih!

Her güne dokunmuş bu ince deri,

Kabuğuna çekilmek için bulan tuza!

Ölüm neden geç kaldın ki

Diye söveceğim bi dur!

İyilikti zaman, gevşetir sararmış deriyi

Bir saklım üzüm gibi sarkan

Geçmiş gelecek arzu dışı kalan

Ki ah desem duyulmasın

Dileğim yalnız budur!

Hadi buruştur beni

Önce iliklerimi kurut

Tükenene kadar dondur akışkanlığımı

Yasla ağaca, öğle vakti güneş altına

Alıkoy etimi, kemiğimi ve nefesimi

Aynı anda çekilsin canlılığım

Izdırap vursun yaşamsız kıyıya

Çünkü o bitiş ezelden arzu edilen

Son artıklar…

Huzursuz huzur, umutsuz umut

Okuyana karıştırana koparmadan

Yırtmadan ucunu sayfaların

İşlesin ancak ıslatılmış yüreğe

Sızı bir tek kalmasın bende…

Tüy kadar ağır ruh

Niyedir  ki hafif gelmedi bana?

Öyleyse ruh değildi ağır olan,

Ağır olan dayanılmaz varoluşun ta kendisi!

Ah ince deri gittikçe kalınlaşan

İklimlilerin yüzüme vura vura

Yıprattın, ezildim ağırlığında…

Uykunun hafifliğini isterim,

Ölüm gibi uyanışsızını da

Yüzünü asmalı tebessüm edemeyişine

 Soğumuş katı kırmızı dudakların

Kaçırılan nefret koş uzaklara…

Hay de şimdi senin vaktin,

Yalnız git!

ACININ KUTSANMIŞ YÜREĞİ


SEVGİ OZAN
Uğultular yükseliyor,
Yine ruhumun dar sokaklarında,
Çirkin bir yüzle güzel bir ruha sahip olmuştum.
Nefesimizi ilk alışımdan belliydi.
İçimi gıdıklayan kelebekleri öldürmüyor,
Salıyordum gökyüzünün en açık maviliklerine.
Tozlarıyla karıştırıyordum ruhumu,
Bin bir çeşit uçsun, bin diyarlar görsün diye.
Yıldızların ışıklı sokaklarından geçsin,
Tüm dünyaları aydınlatan
Tanrısal ruhu içine çeksin diye…

Annemin tüm acı yüreğiyle suladığı
Nane kokularının arasından geçmiştim
Ruhumun bataklıktan kirleri uçuvermişti,
Taşa toprağa karışıvermişti
Bir daha dönmemecesine..

Ruhumun bile arındırmayı öğrenmiştim
Bir talebe gibi,
Ama ne göklerin krallığına yükseliyor
Nede cennetin sularından içiyordum…

Ben soluyordum,
Güneşin öğle ateşini,
İçiyordum balın peteğini
Avuçluyordum, rüzgârın en haşmetli yelini,

Koşuyor peşinden sarıyordum
En derinden yüreğimle taşıyordum
Ruhumun en koyu kirlerini,
Hakikatin ay süzgecinden geçiriyor
Ak pak oluyordum.
Derisiz bir yüz, istençsiz bir ruh
Haddini bilen bir yürek,
Sonsuz aşklara maviden gök oluyordum.

Daha önce kasırga gibi kavrulan ruhum
Gelmiş geçmiş tüm acılara sesleniyor.
Çok öncelerin kaya ruhlu rüzgârlarını bırak,
Kuzeyin en vahşi hayvanlarına…

Birazdan akyel esecek,
Ruhunu dinginleştirecek.
Acıdan soyulduğun en bıkkın
Yaraların merhemin olacak,
Üstünü bir çaputla saracaksın,
Kokmasın diye açıklıkların.

Bir iğne bir iplik, bir de yara lazım,
Kapatmak için acı olan her şeyi,
Kapatırken yüreğin,
En tekinsiz mahzenlerine
Daha derinden de yakarak yarayı,
Üstüne demirden kapılar kapatılır,
Kilidi bilinmeyen diyarlara atılır.
Kimse bulmasın diye
Yer altı ruhlarındaki acı susuzlukları…