DUYARSIZ BETON’UM

DUYARSIZ BETON’UM

Sevgi OZAN

İlk gün ki rüya gibi gökyüzü hakikati,

Soğuk su şerbetlerinin kuyusuna dalmak ki

Boğulmak için bir başına kalmış kalan,

Lağvedilmek için durmaması gereken yerde duran.

Ters döndü hakikatimin yüzü astarsız!

Soytarımın yadigârı cambazım,

İp gibi geril, ama önce gökyüzüne;

Çünkü düşüşün sert olmalı yeryüzüne!

Bundan böyle ki çakılmaktır benim şerefim!

Zeminim artık duyarsız bir beton.

Çamurum olsaydı bir zamanlardan kalan

Parçalanmayacaktı işte insanlık onurumuz!

Betonun tanrıya özenen kibri;

Yeryüzünün gökdelenlerinden göğe yücelmek.

Ne de soğuk ne de arsız bir düş!

Hayal-meyal ezildik tıpkı bir pestil,

Hani nerde yosun çimleri, dağların kokusu;

Çatlaktan çıkmayacak kadar ürkek kalan,

Suyu yaprağına kaçıramayan Nergis!

Fidan olma fırsatını yakalamak için,

Önce kavuşmalısın engelsiz yeline!

Betonun ayrı düşemediği kardeşi

Çimento’suna biçim veren tanrısı

Kim mi?

 İşte şimdi bilmeceli konuşma sırası,

Kesik başlar hasadının celladı

Giyotinin soylu atasıdır o!

O ki bilindik savaşların dövülmüş kalkanı

Milyonlarca kanın adi şerefi

Parlak yüzeyine yansıyan,

Kalmış varoluşu duygusuz

Katliamlar bekçisi, bir paslanan demir!

SAVAŞTAN ÇOCUKLAR

SAVAŞTAN ÇOCUKLAR

 YAZAR: Sevgi OZAN

Savaş ve Çocuk kavramını her ne kadar bizde yan yana koymak istemesek bile maalesef savaş, çocukların ve çaresizlerin bir daha gelemeyecek olan canlılığını ve en ışıltı gözlerini kararttı.  Çocuklar savaşın tüm gerekçeleriyle ve kutsal inayetleriyle sözde haklı davanın geride bırakılmış tanıkları olarak en korkunç yerini almaktadır.

Öncelikle savaş kavramını salt bir kavram olmamakla birlikte içerdiği olumlu olumsuz anlamlarıyla ele almak gereklidir. Doğal yanı hiç bozulmamış olan savaş; bir insanın doğması, yetişmesi en yetkin düzeye ulaşması ve uzun sürmeyecek bir zamanın ardından döngünün tamamlanmasıyla yitip gidecek olması denebilir. Savaşın bu doğal yanı ile kastedilen anlamı bize çok öteden beri kabul edilmiş olan, aykırı bir söz fikir ve eylemle karşı çıkılmayan değiştirilemez sonun kaçınılmaz kaderidir. Ya da doğal olanın süregelmesi olarak da, meydana gelen felaketleri bile acının başlangıçtan beri mümkünlüğüne kabul ederek gerekçesiz bir gerekçeyle kader diye nitelendirilir. Fakat savaş kavramını özü bakımından alt üst ederek insan elinin değdiği an itibariyle, aklın önderliğiyle birlikte kucaklamış olduğu her türlü zorba yanıyla da tanımlamak gerekir.

Çok uzun zamanların savaşlarını tek tek incelemesek bile savaşın haklı gerekçeleri adında kutsal inanç ve sanıların kılıfına girmiş aklı görmemek elde değil. Aklın yüzyılın büyük katliamlarına sebebi olduğu en kesin ve değiştirilemez gerçekliktir. Aydınlanma ile birlikte 19. yy insanı ortaçağın tüm o karanlık ve dokunulmaz inançlarını parçalayarak,  sözde herkes için gözleri parlatan özgürlüğün yoluna ışık tutacak aklın rehberliğinde ideal mutluluğun ve bitimsiz huzurun tek çıkış yolu olarak görülmektedir.  Özgürlük yurttaşlık ve kardeşlik adına her bir söz var olmayan ikilikleri inşa ederek yok edilmez kini her birimize güdülemektedir.

Hakikati dile getirirsek eğer “ Akıl çağı = Savaş çağıdır”  Bu söylem kendi kendini tanımlayan, bir virgül ya da bir noktasına kadar bile müdahale edilmeyecek olan apaçık gerçekliktir.  Aklın zayıf olanı, güçsüz ve öldürme cesaretini kendinde bulmayanla bir kabul edip, merhamete hiç sırt çevirmeyecek olan her bir çocuğun, kadının, engellinin ve yaşlının yüküne daha da yük olmak hatta hiç yaşatmamak ister. Her kim ki ezilmişse ve buna rağmen vazgeçmemişse hele ki bu bir çocuk ise, bitimsiz kanlı mücadelesine geleceğini karartmaktan vazgeçmeyeceği sözde küçük bir çocuk için devam edecektir. Çünkü bu yoksulluğu ve yaşamın canlılığından kaçırılmış olanın nasıl olur da umudunu hala kaybetmemiş olması, bir çocuğu bile tarihin en azılı düşmanı yapar savaş bekçileri için…

Bir umutsuz sözdür savaş çocukları, keşke yalnız bir sözden ibaret olsaydı. Maalesef yine bahsetmekle yükümlü olacağımız savaş ve çocukları dilimize kilit vurulmuşçasına söylenmemiş hatta hiç yüreğimizden geçmemesi gerekendir.

 Üst akıllarıyla övünenlerin kanlı zaferlerinin gazabıyla,  savaşın hemen ardından akıldan, yürekten, dilden yalnız bir tek kelime çıkar ağızlardan “ Ya çocuklar” Evetonlar yalnız çocuklar! Savaş içinde çocuk olmak, çocuk kalamamak, hiç büyüyememek… O korkunç anın döngüselliğiyle yeniden ve yeniden yolunu kaybetmek… Hiç bulamamaktır bu yalnızca. Zafer kazananlar için zamanın ileri koştuğu, gelecekte ise aklın fetihleriyle coşarken; bir yandan savaşta kalan hiç ilerlemeyen bir an… Bir çocuk uzandığında yanında artık hiç olamayacak ailesinin kuru hayaliyle oyalanırken, gecenin bekçi düdüğüyle bile sıçrayan hiç huzurlu uyuyamayacak bir küçük bedendir artık o… Kendi çığlığının sesiyle sağır kalan her bir çocuğun, düşünde bile kuramayacağı bir yitik çocukluk var orada!  Kim görmek isterse, gerçekten yalnız o görür ve bir kucaklaşmayla yardıma hazır durur.  Bir savaş çocuğunun hayal dünyası ise, yüreğindeki durdurulamaz coşkusuyla uçurduğu tüm o renkli balonları kurşunların ağırlığıyla uçamıyor ve parçalanıyor tıpkı kendi umutları gibi…  Bombaların havai fişekler gibi patladığı artık o renksiz gözyüzünde ne mavi var ne ışık… Yokolmuş olan yalnız yeşermeye hevesli fakat bu gücü kendinde bulamayacak kadar yoksun bırakılmış küçük eller… Bu eller ki yalnız tutmak ve ısıtmak için bırakılmamak üzere sımsıkı tutulmalıdır.

 Savaşın içinde tam manasıyla yok olan, bir daha geri döndürülemez küçük ve büzülmüş fakat hiç kirlenmeyecek olan masumiyete değinmek ya da hiç konuşmamak yüreğe kadar susup hiç ses çıkarmamak, yapacak bir şey kalmamasıdır bu…  Ölüm ve çocuk, yan yana durmaması gerekeni yine yakıştırmamakla birlikte henüz yok olup gitmemiş her şeye hatta savaşa rağmen gülen o yüzü şimdiden rahmetle anmak niyedir! Bu yalnız iki çift lafı kolayca söyleme rahatlığıdır.  Bir an her bir uydurulmuş gerçekliği bir yana bırakalım insanlık onurumuz o hiç elde değmemiş aklın bile müdahale etmediği, yalnız yüreğimizle hisseden vicdanımızla baş başa kalalım… Savaşın masumiyeti boğazlamış çığlıklarından ve arsız gürültülerden arınmış saf bir dinginlikte vicdanı pür dikkat dinlediğimizde  “Geride kalan” var olan, kelime ya da bir küçük bedencik bize neyi ne kadar hatırlatıyorsa altını üstünü çizdiğimiz umutların, yakılmış kararmış aynı zamanda yetiştirilmeyecek olanı önce sulamakla ardından çiçek açtırmakla;  meyvelerinin ne denli eşsiz ve bin bir tadıyla bir ekşisine bile rastlanılamayacağını görmeliyiz. Onlara biraz da huzurlu zamanlar vermeliyiz Kant’ın koşulsuz buyruğunda olduğu gibi…

Elimizi kolumuzu bağlamayı tercih etmemekle haksızlığa, umutsuzluğa, acıya ve katliama hayır demek, yalnız bir kuru söz değildir.  Ölümün kuruluğunu ve çorak kalmış olanın yaşamın canlılığına yeniden çağırtmaktır damla damla yeşertmek!

Her birimiz bir büyük söz verdik. Bu söz ki, kutsal davaların ölüm ve katliamlarla süslendiği için acı acı ağlatan bir buruk zafer değil!  Bizim sözümüz dünün felaketlerinden kurtaramadığımız her bir çocuğumuzu, bugünün her bir kötü eylemine ve fikrine bir daha yaşatmamak üzere umutlarını tekrar yeşertmek olacaktır.  Savaşın ve katliamın geride bırakılmış olan her bir çocuğumuzun yaşadığı, maruz kaldığı, yitirdiği veya vazgeçtiği umutlu hayallerinin geleceğini yok etmeden yeniden kurmak; gelmiş geçmiş en kutsal buyruk olmalıdır.

“Kuzine” üzerine bir yakın okuması denemesi

Sin Edebiyat 15. sayısında öyküleriyle de dikkat çekiyor. Elif Alınca’nın yazmış olduğu “Kuzine” bu öykülerden biri. Anlatıcı da öyküye ismini veren bir kuzine. Evet, bir yanlışlık yok. Öykünün anlatıcısı bir soba.

Öykü Mahmut adında bir adamın gelmesiyle başlar ve daha ilk paragrafta mutlu, samimi ve sıcacık bir aile tablosu çizilir. Kuzine de bu sıcaklık için uygun bir seçim olmuş. Mutlu aile tabloları, samimiyet hep sıcak ortamlarda tasvir edilmez mi? Gaston Bachelard bir yazısında bazı psikologların çocukların çizdiği evler üzerine yaptıkları yorumlardan bahseder. Belli bir yaş grubuna dahil çocuklardan ev resmi çizmeleri istenmiştir. Çocukların çizdikleri evlerin bacasından duman çıkıyorsa eğer o çocukların mutlu bir aile ortamına sahip oldukları gözlemlenmiştir. Sapsarı bir güneş de olsa eğer ailevi hayatı mutlu ise o çocuğun çizdiği evin bacasından daima duman çıkmaktadır. Soba, şömine, sıcak, aile, yuva gibi kavramlar birbirleriyle imgesel anlamda ilintili kelimelerdir. Öykünün ilk paragrafında böyle mutlu, sıcak bir manzara yer alır. Sonra geriye dönülerek bu mutlu aile tablosunun ne zorluklar çekerek o evrelere geldiği anlatılır.

Öğretmen olan Fatma-Rıza çiftinin çocukları olmamaktadır ve tedavi için sürekli hastaneye gidip gelirler. Bu gidiş gelişler sayesinde hastanenin kapısında simit satan Ali ile tanışırlar. Bu tanışıklık ahbaplığa, ahbaplık da zamanla aile dostluğuna evrilmiştir. Öğretmen bir çift nasıl olur da rastgele bir yerde tanıdıkları insanlarla bu denli dost olabilir? Kurgunun bir kaderi mi kurgusal bir tesadüf mü? Küçük bir çocuğun hayatı için hayatının kurtulması için bu dostluk gereklidir. Ogretmen çift her anlamda dostluklarını esirgemez Ali ile Aliye çiftinden. Mahmut adindaki çocuklarını da çok severler. Mahmut’un babası Ali bir akşam Rıza ile dramatik bir konuşma yapar. Kendilerine bir şey olursa eğer Mahmut’u onlara emanet eder. Ölüm kendini hissettirir. Ali öleceğini anlar sanki. O gece büyük bir yangın çıkar ve yangından sadece Mahmut kurtulur. Bu öğretmen çift Mahmut’u kendi evlatları gibi büyütürler.

Mahmut büyür, doktor olur, evlenir. Öykünün sonunda bir de bebek beklediğinin müjdesi verilir.

Öykü mesleki/ kültürel/ekonomik her türlü statü farkını alaşağı edilme anlamında da okunmaya yatkındır. Ogretmen bir çift sosyal ve ekonomik anlamda daha düşük bir yerde olan satıcı ve ailesi ile hiç çekinmeden çok samimi bir dostluk kurabilmişlerdir. Ayrıca öykü boyunca herkese bey-hanım diye hitap edilmiştir. Anlatıcının cansız bir varlık olması da önemlidir çünkü kuzine için insan sadece insandır. Zenginlik, ünvan, meslek, ırk önemsizdir. Önemli olan insanın insan olabilmesi ve insan kalabilmesidir. Bir köpek her ırktan her meslekten her statüden insana hep insan olarak yaklaşır. Kuzine için de aynısı geçerlidir. Onun gözünde insan insandır.

Öykü bittiğinde merak ettiğim bir şey vardı; Mahmut gerçek ailesini ve ailesine olanları biliyor muydu?

HAFIZASIZ KALANLAR “KALINTI RUH”

“Bu sonsuza dek süren yaratı da nedir? Şayet yaratılan yok edilecekse

Bunun anlamı nedir?  Ya da bir anlam aramalı mıyız? İki ihtimal var; ya tanrısal buyruğun biçtiği bir düzine anlamlı buluşlar ya da tamamen budala saçmalıklar deryası dediğimiz anlamsızlık! Ölüme dek süren, her an canlı soluyan sonlu yaşamımızın, yeryüzünde yaratılmış olanın sürekli yok oluşa tabi oluşu, bu soruyu cevaplanmayacak bir soru olarak imkânsız hale getiriliyor.

Anlam var mı, varsa nedir? Ruh sonsuz bitimsiz bozulmayacak olan, aynı zamanda bedene de yapışmıştır. Bir gemide yan yana duran, hiç barışmayacak olan iki büyük kavgalı dost gibidir… Bedeni dipdiri ve ayakta tutan ruh değil de nedir? Vakti gelene kadar koşan kucaklayan seven güldüren hangisidir? Beden midir, ruh mudur?

Benliğinin kısır zamanının bittiği vakit çürüyüp yok olacak yalnız beden midir? Bedenle başı sonu belirsiz ömürde bile barışmayacak olan ruh; başlangıçtan mutlu sona kadar yaşadığı her bir eylemi, acıyı, sevgiyi hatırlayacak mı? Başından geçmiş her bir sıradan serüveni unutacak mı ? ” Dokunmamış olan her şeyi unutturacak olan tanrı!”

Yeryüzünden sessiz bir şekilde kaçırılmak değildi acı olan, zalim olan ölümlü olmak! Aşk, büyük kaygı, derin umutsuzluk, o bitimsiz coşkunun küçük bir anının tek bir izi bile kalmayacak olmasıdır. Acı hem unutmak hem unutmamaktır. Ey sonsuz ruh kucakladığın her sevginin, okşadığın her köpeğin mahcup bakışını nasıl unutacaksın! Eğer unutursan yüceliğinden ne kalır geriye. Sıska buruşmuş bir ruh sadece!

Yaşadığın zamanlarda gözüne bile göstermediğin, sana pranga gibi saplanmış bedenin olmadan, pişmanlığın bile yok kederlenebileceğin… Hangisi daha talihli ölümsüz bir ruh mu; yoksa yaşamdan hiç kopmayacak olan beden mi? Senden sonra arta kalan beden, tohumdan tekrar yeşertilecek, toprağa karışacak, aslında o hiç yok olup gitmeyecektir. Karışacak bin bir çeşit canlının kalıntısıyla, yeniden yeniden doğacak, kömürün karalığında bile ışıldayacak canlılığı…  Maddi olan yok edilemez bir dönüşüme tabi olur yalnızca!

Biçimsel olan ruh ise daha önce hiç tanık olmadığı ve anılarının yok olacağı bir diyarın gençlik pınarlarıyla övünmektedir.  Bedenin ateş kadar canlı talihi, bir zamanlar el ele tutuştuğu, gözlerini dalgalarına diktiği nehrin kıyısında tekrar hayat bulacak olmasıdır. Bedenin sonlu ikiliğinden sonra bile her daim içinde olduğu yaşamın canlılığını, her bir hücresinden sinirine, kemiğinden iliğine kadar hissetmesidir. Bu öylesine bir histir ki yaşarken dahi bu kadar canlı olunmamıştır. Daha önceki sıradan homojen algı yerine tarif edilmez bir algı ve bilinç çeşitliliği meydana gelmiştir. Ruh ile daim olan huzursuzluk yerine, bedenin doğayla aynı anda solumadığı bir taş, bir kuş veya bir karınca dahi yoktur bu birleşime katılmayan… Doğanın bağrından çıkmayacak beden için burada her şey bir olmuştur; ne ötekileştirme vardır ne de bir ayrılık, rengine kabuğuna kırık dalına bile bakılmadan var olan her şey koşulsuz sevilmektedir. Bir ev vardır hatta kapısı dahi sürgülü olmayan; yalnız uçsuz bucaksız okyanuslar gökler, yeşil örtüyle kuşanmış saf dağlar, dik bayırlar vardır…

Doğal olanın hiç felakete uğramadığı, makinelerin asi dalgalarla parçalandığı, duyulmamış parlaklıklar vardır her bir kıpraşma da. Artık özlenmeyen yabancı dost, bir nefes kadar yakın olan zamanlar, bir daha koşmamak üzere kaybolan gelecek! “Şimdi ise taşın kucağından inemeyen ben engin sularda yüzüyorum.” Artık engellenen değil, yalnız ruhtan arındırılmış kurtarılmış beden yaşar orada. Fakat bu büyük mükâfat yalnız ona layık görülmüştür, geçmişini anımsayan yalnız odur. Evet, hala hiç kopamadığı yeryüzündedir. “Öyle bir karıştım ki, bir zamanların üst akıl diye nitelendirdikleri ruhumdan eser bile yok yalnız hisseden bir ben var.”Hiç kavuşmamak üzere ayrıldığım yüce ruhuma özlem bile duymuyorum artık. Merak ettiğim bir şey var sonsuzluk nasıl peki, benden sonra yeniden doğduğun?^^ Unutulmuş ve hatırlanmayacak olan nefes, pişmanlığını bile hissedemeyecek kadar yoksun bırakılmıştır. Uyumsuzluğun ortadan kalktığı kavgalı birlikteliğin maskesi de düşürülmüştür. Bir taraf doğal özlemine kavuşurken, diğer bir taraf ise yücelttiği diyarın yabancısı olmuştur. Ölümsüzlük için koşulmuş hayat mutlak umutsuzlukla başıboş bırakılmıştır. İyi bir ruh bile soylu bir kılıftan çabucak soyuldu, pırtılarından kurtulmuş ruh, sevinç çığlıkları atıyor! 

Umudun büyük kaybına uğrayan ruh, yoksul kılıfsız ve fark edilmeyecek bir haldedir. Böylesi bir çıplaklık, üşümeyen soğuğu dahi hissetmeyen görünmez ellerin değiştirilmez kaderi olacaktır. Geçmişin hissedilmeği ilahi mekânda bilinçlilik halinin ortadan kalkmasıyla bir zamanlar duymuş, hatta yaşamış olduğu özgürlüğü dahi unutmuştur. Yalnız kuru bir hayatın gölgesi; bu gölge ki, karanlıkta uçan konan ve uyuyan bir yarasa kadar bile yaşamamış gibidir…

Hangisi umut edilmeliydi, biz yanlış olanı mı umut ettik? Sonsuz ölümsüzlüğün yeniden cezp edilmiş varoluşuyla hiç yaşamamış olmayı mı diledik? İyi kötü ne söylenmişe işitilir, ya kabul ya da ret edilir. Hiç dilenmemesi gereken dua, hem işitildi hem de kabul edildi. Tek boyut tanrısal bir ruha katıldı. Daha önce bir bilince sahip olmamışçasına eridi. Acı duymadan mutlu sona vardı nihayetinde… Hatıralar, mutluğun acısı, kederin birden değişen o coşkulu canlı yüzü tuz buz olup sonsuza karışacaktır. Her zaman kaçmaya hali olan durdurulmaz heves, peşinden koştuğu yüceliğin karmaşasıyla buharlaştı. Yalnız bedenin özlemini çekeceği avuntular kaldı ellerinde yüzünde. Bir beden acıyla yandığı ateşlerin içinde buz kestiği kışın ayazını, hiç unutulmayacak anların tek canlı tanığı olacaktır.

Daha önceki söylemlerimde “Bir beden ki çürüyecek ruhtan daha aşağıdır, o ki buruşan bir ruhun yalnızca çöplüğüdür” Buruşan ruhun eridiği, tanrısal olana karışmış aynı zamanda yıllardır peşinde koştuğu özgürlüğü usundan tamamen kaçırmıştır. Beden ise dağların eteklerinde zincirlerinden tamamen kurtulduğu, tam anlamıyla özgürlüğün içindedir hem de hiç kaybetmemek üzere. “Bir gün meşenin altında yatar otlanırım, kış uykumu vahşi dostlarımın yanında geçirir tembellik eder, balın peteğine avuçlayacak kadar özgürüm ben!

“Bir gün kızgın çöldeki yılan yavrusu, kartalın yemi olurum; bir başka gün kızgın boğanın boynuzlarında kurtulan kükreyen bir aslan… Korkusuz ve bağlantısız yaşamın her biçimine girdim, bin bir çeşit kılık giyindim bin bir surata büründüm. En sakini ise bir kaya olmaktı, güneşin hem doğuşunu hem batışını izledim tepeden kızıllıklarını dahi… Kıyının yanına yerleştim yosun kokusunun canlılığını hiç kaybetmeyerek, sonsuz yaşamın tadına varıyorum bir ben…”

“Yaşamını her gün fethetmek zorunda kalan kişi özgürlüğü hak eder!” Goethe

KÖR OLMAK İSTERSEN OLURSUN…

İnsan ruhunu mengene arasına alıp, kalbini kafese tıkılmış martı gibi çırpındıran bir kitap, Körlük. Bu kitabı asla bir çırpıda, tek solukta okuyamazsınız aksi halde minik bir serçenin kocaman eller arasında boğulması gibi ruhunuz, psikolojiniz daralır ve zaten kitap boyunca sorguladığınız insanlığınızdan nefret eder, yaşananları sindiremezsiniz. Çünkü Jose Saramago, o başına ve sonuna hakim olabildiğiniz uzun uzun cümlelerle hala görebilen gözlerimizin önünde öyle sahneler canlandırıyor ki nutkunuz tutulur, nefesiniz kesilir, zaman zaman temiz hava almak ister ve cama çıkarsınız. Çünkü bilirsiniz ki hepsi de dillendiremediğimiz, kendimizden bile gizlediğimiz gerçeklerimizdir.

Her insan hayatının küçük bir anında kendini kör olarak hayal eder ve bundan sonraki hayatının nasıl olacağını düşünür. Peki ya bir ülkede yalnızca bir kadın hariç bütün insanlar kör olsa nasıl olurdu? İşte bunu da Saramago düşünüp, kurgulayıp ruhlarımızı bunaltan, uzunca bir süre etkisinden kolay kolay kurtulamadığımız distopik romanı Körlük’ü okurlarına sunmuş.

Jose Saramago’nun şok etkisi yaratan kitabı yeşil ışığın yanmasını bekleyen bir adamın “Kör oldum!” sözleri ile başlar. Zamanı, tarihi, konumu, kültürü belli olmayan bir ülkede salgın gibi yayılmaya başlayan körlük, başta yalnızca fiziksel olarak görebiliyor olmamıza şükrettirirken kitabın sonunda hepimizin nasıl da gören körler olduğunu ağır bir psikolojik bunalım koridorundan ve sağlıklı bir ruhla çıkılamayan kaotik bir ortamdan geçirerek ruhumuzun derinlerine nakşeder.

Saramago’nun körlüğü, gerçek hayatta zifiri karanlıkla özdeşleştirdiğimiz körlükten farklı olarak insana yoğun bir sis ortasında kalmış hissi yaratan ya da bir süt denizine batmış gibi hissettiren ak bir körlüktür. Ak körlüğü sorguluyor insan. Başlarda okur, geçici bir körlük olduğu için mi böyle ifade edilmiş diye düşünürken, kitabı bitirip olaylara bütün olarak baktığında aslında gören körlükten aydınlanmaya doğru giden bir süreci işaret ettiği için biraz da ironik olarak ak körlük diye bahsedildiğine kanaat getiriyor.

Gerçekte “görmek” eylemi, kafamızda bulunan biyolojik bir organ olmaktan ibaret gözle mi oluyor? Yoksa göz, beyin, ruh, vicdan, mantık, merhamet, ahlak ve benzeri birçok etkenin bir araya gelmesiyle mi görüyoruz? İnsanın düşünce ve davranışlarını kontrol eden, gören gözler midir? Yoksa zaman zaman tam olarak adlandıramasa bile içerlerde bir yerde yalnızca kendinin hissedebildiği vicdanı mıdır? Soruları; kitabın sayfaları arasında acımasızca savrulduğunuzu hissetmeye başladığınızda düşünebilen insan beynini meşgul etmeye başlayan, zihnini karıncalandıran ilk sorulardır. Sonrasında ise insanın hayvani dürtülerine ne kadar da hızlı teslim olabildiğini büyük bir mide bulantısıyla sindirmeye çalışıyor insan.

Portekizli yazar Saramago’yu ve diğer kitaplarını bilenler, körlük metaforuyla aslında ağır bir sistem eleştirisi yaptığını kısa sürede anlar. Ancak sistemden önce sistemin temeli “insanlık” ile ilgili konuları görmeliyiz.

Maddi yokluğun, sevgi ile ilgi yoksunluğunun, açlığın, inançsızlığın, ruhsal karanlığın, cinsel açlığın, ahlak ve etik yoksunluğunun insana neler yaptırabileceği; sistemleri kendine dert edinen insanların her zaman zihnini meşgul eden, ülke gündeminde ve kendi hayatlarında yaşadığı kötü olayların temelinde öncelikli olarak sorguladığı konulardır. Bu kitapta sorularımızın birçoğunun cevabını kimi zaman mide bulantısıyla, kimi zaman nefretle, kimi zaman da şaşkınlıkla bulabiliyoruz.

Tüm ülke yavaş yavaş körleşmeye başlamadan önce, körlerin henüz küçük bir grup olduğunu düşünen hükümet, her muhteşem(!) hükümetin yapacağı gibi onları hiç de hijyenik olmayan ve insanlık onuruna yakışmayan şartlar altında eski bir akıl hastanesinde karantinaya alır. Hastane askeri güvenliğe teslim edilir ve zamanla karantinaya alınan körlerin sayısı artarken dağıtılan yemek sayısı da azalır. Hastanede su ve kanalizasyon giderlerinde yaşanan problemler okurun burnunda pis kokular duyuracak kadar güçlü bir anlatımla yazılmış. İnsanın duyu organlarına hükmedebilen bu güçlü anlatımı Knut Hamsun’un “Açlık” kitabında da hissederiz. Kitabı okurken acıkmamak işten değil. Hala gözümün önündedir, yazarın baş edemediği açlığı ile ceketinin ucunu yırtıp çiğneyerek savaşmaya çalıştığı sahne.

Zamanla diğerlerinden biraz güçlü olan bir çete yemeklere el koyar ve yalnızca para ve değerli eşya karşılığında yemek dağıtır. Ne kadar pisliğin içerisinde yaşarsa yaşasın insanın bilinçaltında hep bir umut olduğunu görüyoruz. Altın, para ve değerli eşyalarla karantina altındayken umut kırıntısının kör kölesi olmaktan başka ne yapılabilirdi ki… Peki ya değerli eşyalarla paralar bittikten sonra ne olacaktı? Vicdansızlar çetesi çaresizlik, hastalık ve pislik içinde kıvranan körlerden daha başka ne alabilirdi? Kitap boyunca varlığından şüphe duyduğumuz “insanlık onuru” kavramının yerle yeksanına, böylesine aşağılık bir ortamda dahi gücü elde eden ilk aciz insanın nasıl da hayvanlaşma sürecine girdiğine bir kere daha şahit oluyoruz, soluduğumuz havadan utanarak.

Aslında bizler gücün ne kadar da tehlikeli boyutlara taşınabileceğini, asıl canavarın insanın içinde olup, onu besleyenin yine insanın kendi yarattığı korkuları olduğunu William Golding’in Sineklerin Tanrısı’nda üstelik de tüm insanlığın masumiyet ve saflık timsali olarak gördüğü çocuklarla öğrenmiştik. O zaman anlamıştık, erkil gücün ve iktidar hırsının vicdan, merhamet, inanç ve bütün manevi değerleri nasıl da fütursuzca harcadığını. Ve yine George Orwell “Hayvan Çiftliği” ile Zülfü Livaneli ise “Son Ada” sı ile bize gücün kölesi olmanın, iktidar hırsının pespaye bir şekilde insanı nasıl canavarlaştırdığına referans olmuştur.

Ve sonra vicdansızlar çetesi, yemek karşılığında kadınları istedi.

Açlık ve cinsellik, insanlık tarihinin dönüm noktalarının vazgeçilmez iki baş kahramanı… Dönem, kültür, ırk, din, dil, renk, coğrafya ve diğer bütün farklılıkların kesişim noktası… İnsanın diğer bütün canlılardan alametifarikası olan değerlerinin yerle yeksan oluşunun galasıdır, açlık ve cinsel yoksunluk.

Başta “insanlık onuruna bedel biçilemeyeceğini, işe küçük şeylere razı olmakla başlanırsa, sonunda yaşamın hiçbir anlamı kalmayacağını…” savunan kör bir erkeğin, sonunda boğazımız düğümlenerek kendi karısı da dahil olmak üzere koğuştaki tüm kadınları vicdansızlar çetesinin tecavüzüne maruz bırakıp, karşılığında aldıkları yemekleri yemesine şahit oluyoruz. Üstelik hiçbir kadın tek lokma ekmek yiyememiştir. “Yaşam herkes için tuzaklarla dolu ama özellikle kadınlar için…” diyordu İnci Aral (Ölü Erkek Kuşlar, 2011). Bir kere daha kadın bedeninin, ruhunun kadının varlığının nasıl da fütursuzca kullanıldığını görerek yaşamın en kritik oyunlarında dahi kadınların düşürüldüğü tuzakları ruhumuzun derinlerinde iyileşemeyecek yaralar listesine ekliyoruz.

Bütün ülkede yalnızca doktorun karısı kör olmamıştır. Akıl hastanesine, kocasına yardım etmek için kör numarası yaparak kocasıyla birlikte girmiştir. Uzunca bir süre kör olmadığını kocası dışında herkesten saklar. Bu süreçte kör olmayı isteyeceği o kadar aşağılık sahnelere şahit olur ki hem kendi vicdanıyla savaşır hem de kocasıyla birlikte koğuştakileri askerlerden ve vicdansızlar çetesinden korumaya çalışır. Tecavüze uğrar defalarca ve tecavüze uğrayan kadınları görür, tecavüzden ölen kadını kendi elleriyle yıkar. Gözünün önünde kör kocası, kör bir kadınla aldatır kendini yine de gören gözleri görmezden gelir tüm koğuşu kurtarabilme umudunu yitirmemek adına. Kocalarının bir ekmek uğruna vicdansızlar çetesine peşkeş çektiği kadınların onurunu yine bir kadının cesareti kurtarır. Doktorun karısı çete liderinin boynuna sapladığı makasla hem kendi gururunu hem de diğer bütün kadınların gururunu kurtarır. Bütün ülke kördür artık, hastanede yangın çıkar ve hayatta kalabilen körler özgür kalırlar. Tabi eğer bu bir özgürlükse. Bütün mağazalar, marketler, kasaplar, dükkanlar ve evler talan edilir, yağmalanır. Ülkede büyük bir kaos vardır. Bu hengamede hayatta kalmak adına insanlar birbirinin ölüsünü değil dirisini dahi çiğneyip geçerler. Sokaklar kokuşmuş cesetler ve onları yemeye çalışan hayvanlarla doludur. Doktorun karısı koğuştan kurtardığı arkadaşlarıyla eski düzenlerini kurmaya çalışır. Hepsi bir aradadır. Ve ummadıkları bir anda birer birer ak körlükten kurtulmaya başlarlar. Doktorun karısının tüm insanlığın özeti niteliğindeki şu sözleriyle kitabı sonlandırır Sarmago: “Sonradan kör olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten kördük, gördüğü halde görmeyen körler.”

Ve ben doktorun karısı için Ece Temelkuran’ın şu sözlerini yakıştırırım: “Hakikatte kadınlar, bu alem içinde başka bir alemde yaşarlar. İçine aşkları ve büyülerini üfledikleri bir alemdir bu. Erkekler biteviye o alemi hırpalar, yıkar. Kadınlar ise yeniden üfleyerek nefesleriyle kurarlar o alemi. Kadınlar, erkekleri de üfleyerek var ederler. Bir erkek bir kadının nefesi kadardır; başka hiçbir şey değildir.” (Düğümlere Üfleyen Kadınlar, 2013)

KAYNAKLAR

İnci ARAL, Ölü Erkek Kuşlar, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2011
Knut HAMSUN, Açlık, Bordo Siyah Klasik Yayınlar, 2005
William GOLDING, Sineklerin Tanrısı, İş Bankası Yayınları,
Jose SARAMAGO, Körlük, Can Yayınları, 2015

Sin Edebiyat 9, Mart-Nisan 2018 sayısında yayımlanmıştır.

BATAKLIKLAR SİMURGU: SUOMİ

Adaletin ve eğitimin dili İsveççe olduğu sürece, halk asla bağımsız olmayacaktır.” diyordu bataklıklar ülkesinde beyaz zambaklar açtıran Johan Wilhelm Snelman*.

Hemen hemen hepimizin imrenerek gerek internet üzerinden takip ettiği gerekse mecmualardan okuduğu, eğitim sistemi ile dünyanın göz bebeği olmuş, ülkemizde 2016 yılında günlerce gündemden düşmeyen ama birçok konu gibi onun da havada kaldığı PISA sonuçlarında hep üst sıralarda yer alan, her eğitimcinin gitmek ve çalışmak istediği, zaman zaman bunun hayalini kurduğu ve bir çok akademik araştırmaya konu olan ülkedir Finlandiya.

Doğusunda Rusya, kuzeyinde Norveç ve batısında İsveç’in yer aldığı Finlandiya sert bir iklime sahiptir. Sık sık yağmur yağan, -20 ile -30 santigrat derecelere kadar düşen dondurucu uzun soğuk günleri, 13-22 santigrat derecelerde, bahar tadında, kısa yazları olan bir ülkedir. Toprakları verimsizdir ya mermer kayalar ya da alçak bataklık vadileri mevcuttur. Neredeyse çok fazla işe yarayan madeni yoktur. Fin halkı ülkelerine kendi dillerinde “Bataklıklar Ülkesi” anlamına gelen Suomi, demektedirler. Petrov, kitabında Finlandiya’nın iklimi, toprak yapısı ve coğrafi konumunu bu şekilde ifade eder.

Kökleri Sibirya’ya dayanan Fin halkı, batıya göç ederek geldikleri, günümüzdeki Finlandiya topraklarında bölgedeki Vikingler tarafından asimile edilmiş ve nordik** olmuşlardır. 1809 yılına kadar İsveç yönetimi altında olan Finlandiya’da eğitim, sağlık, adalet, kilise, ordu ve benzeri her şeyin yönetimi İsveçlilerin elindeydi. Resmi dilleri İsveççe’ydi ve bu durum zamanla Fin kültürünün çürüyerek yok olmasına sebep olacaktı. “Biz İsveçli değiliz, Rus da olmak istemiyoruz, o zaman Finlandiyalı olalım. Fakat bütün milli duygularla ‘Finlandiyalı olmak’ için çok çalışmak gerek. Öncelikle dilimizi saymalı ve korumalıyız; o var olduğu sürece biz kendimizi halk gibi hissedebiliriz. Atalarımızın dili kaybolursa, halk da kaybolur ve mahvolur” diyordu ilk milli uyanışın temsilcisi Adolf İvor Ardisson. Diline sahip çıkmakla kalmayıp, dilin öneminin farkında olan başta Snelman olmak üzere birçok aydın Fin dilini geliştirmek için muazzam bir sabır gösterip örnek alınası bir emek vermişlerdir.

1809-1917 yılları arasında Rusya’nın bir parçasıyken özerkliğini kazanan Finlandiya bu süreçte sosyal, kültürel olarak büyük gelişmeler kaydetmiştir. 1855’te I.Nikolay’ın ölümüyle tahta geçen Çar II. Aleksandr hem Rusya hem de Finlandiya için aydın ve yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Ölümünden sonra Helsinki’de Senat Meydanı’nda halk, kendi aralarında topladığı parayla Çar’ın heykelini dikerek Çar’a duyduğu minneti somutlaştırmıştır. Çar’ın döneminde Finlandiya Meclisi yeniden toplanmış, Fin dili statü kazanmış, ekonomik ve kültürel alanda birçok gelişmeler yaşanmıştır. Yine bu dönemde üniversite hayatı liberalleştirilmiş, Snelman üniversiteye felsefe profesörü olarak atanmıştır. Snelman sayesinde gerçekleştirilen dil reformu kararnamesi, 1 Ağustos 1863’te II.Aleksandr tarafından imzalanarak Fin dili artık resmi dil statüsüne geçiş sürecini tamamlamıştır. 1865’te de para reformu yapılarak Fin halkının kendine ait para birimi de olmuştur. Bu süreçte Snelman bir an bile durmamış, demiryolları ağları ve yayıncılıkla ilgili kanunun uygulanmasında da aktif rol oynamıştır. Senat, onun girişimiyle Fin dilinde yazılan en iyi eserlere edebiyat ödülleri vermeye başladı. Fin halkı her geçen gün diliyle birlikte kültürüne sahip çıkıyor, silahla kılıçla değil, kalemle kağıtla, emekle, özgürlüklerine doğru emin ve sağlam adımlar atıyorlardı. Bilinç seviyesi hızlı bir şekilde yükseliyor, ülkenin en ücra köylerine dahi öğretmenler, memurlar, subaylar, doktorlar, rahipler giderek büyük bir aydınlanma süreci yaşıyorlardı.

Snelman’ın dava arkadaşlarından Lönnrot asıl uzmanlık alanı fizik olup, doktorluk yapmasına rağmen, milli edebiyatla ilgili her şeyi toplamak için her yıl yolculuklar yapıp değerli eserler ortaya çıkarmıştır. Fin halkının epik destanı olan Kalavela’yı derleyip toplayıp yayınlamıştır. Halk şiirlerinin ilk derlemesi olan Kantela, Fin edebi lirik şiirler kitabı olan Kanteiatar ve bir sürü Fin atasözü ile büyük Fince-İsveççe Sözlüğü de Lönnrot’un yayınladığı diğer eserlerdir. Ludvig Runeberg diğer iki dava arkadaşından farklı olarak, Finlandiyalı değildi ve Fince bilmiyordu ancak bu Fin halkına destek veremeyeceği anlamına da gelmiyordu. Fin halkının haklı davasına destek oluyor milli bir devlet oluşturabileceklerine inanıyordu. İlk kez onun şiirlerinde köylü “vatandaşlık hakkına” layık görüldü. Runeberg köylüyü edebiyatın haklı kahramanı haline getirdi.

“Adaletin ve eğitimin dili İsveççe olduğu sürece, halk asla bağımsız olmayacak.” sözüyle Snelman dilin bir ülkenin bağımsızlığı için önemini vurgulamıştır. Aydınlanma hareketleri süresince edebiyat kulüpleri, edebiyat örgütleri kurulmuş, dergi ve gazeteler yayınlanmış. Fin dilinde “Köylünün Dostu”, İsveç dilinde “Sayma” isimleriyle yayınlanan gazeteler ilgi görmüş ve içerikleriyle halk aydınlanmasında büyük rol almışlardır.

Güzel ve başarılı olan herkesin, her şeyin ardında muazzam bir emek, tavizsiz özveri, sıkı bir disiplin ve çok içten gelen köklü bir inanç olduğu konusunda hemfikirizdir. Bu konuya en başta kendi şanlı tarihimizden aşinayız. Kurtuluş mücadelemizle, ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün üstün gayret ve çabalarını, asker, siyasetçi ve başöğretmen kimliğiyle gurur duyarak formal ve informal eğitimlerimizde öğrenir, milli bayram ve anma günlerimizde çokça bu üstün başarıları coşkun bir dille yazı ve şiir olarak okuruz. Son cümlenin akışına göre “ifade ederiz” yazmıştım. Sonra kafam karıştı, bir şeyi ifade edebilmem için anlamam gerek dedim, Türk Dil Kurumu’nun internet sayfasını ziyaret ettim, “ifade etmek” TDK tarafından, “anlamak” olarak kayıtlara geçmiş.

İfade edebiliyor muyuz?

İçselleştirebiliyor muyuz?

Bence cevap süküt-u hayal, sizcesi sizde.

Kitaplarla yolumun kesişme hikayelerine kitabın içeriğinden daha çok ilgi duyduğum doğrudur. Mustafa Kemal’in askeri okullara zorunlu olarak okutulmasını bildirdiği Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı bir kitabın varlığını duyduğumda, sıkıcı tarih dersi benim için farklı bir boyuta geçmişti.“Sıkıcı tarih dersi” de derin bir mevzu, belki bir başka yazıda…

Kitap, çocuk hafızamın derin dehlizlerinde, “Sancı çeken bir ülke var, edebiyatına sahip çıkarak dünyanın en güzel ülkesi oluyor” şeklinde kodlanmış. Bir çocuk için devasa ve mukaddes bir bilgi hele ki günümüz tablet ve sanal çocukları ile kıyaslanınca. (Tanrı’m çocukluğumu akıllı telefon ve tabletler dönemine denk getirmediğin için sana minnettarım, teşekkür ederim). Belki de dil ile edebiyata olan merakımın ve titizliğimin temelinde başta Mustafa Kemal’ e olan sonsuz sevgi ve saygı ile kurulmuş gönül bağım sonra da Grigory Petrov’un Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı kitabı yer alıyordur.

Bugün tüm dünyanın başta eğitim sistemi olmak üzere, doğasını, ekonomik refah seviyesini, adaletini, insanlarının dürüstlüğünü ve daha birçok özelliğini hayranlıkla ve kıskanarak izlediği yaklaşık beş buçuk milyon nüfuslu Finlandiya, temellerini kendi diline sahip çıkarak ve daha çok kültürel alanda verdiği mücadeleyle, cehalete açtığı savaşla, eğitime olan güvenleriyle, sabretmenin erdemiyle, sanata olan inançlarıyla atmışlardır. Birlik ve beraberlikle; doktorlar, subaylar, memurlar, papazlar, öğretmenler ve köylüler başta olmak üzere bütün halk birbirine sonsuz güven ve işbirliğiyle bugüne gelmişlerdir. Finlandiyalılar şöyle derler: “Okul bizim en önemli varlığımızdır. Bizde ne sizdeki Ural madenlerinden, ne de Sibir altınlarından var. Doğa, nimetlerinden bizi mahrum etmiş, her şeyi kendi gücümüzle yapıyoruz. Vatandaşlarımızdan ellerinden gelen her şeyi yapmalarını istiyoruz. Bu yüzden fabrikalarda çeliği işler gibi okullarda gençleri işliyoruz. Okullarımız elimizden alınırsa mahvoluruz.”

Kitabın kahramanlarıyla ve yaşanan olaylarla ilgili abartıların olduğu hakkında farklı söylentiler zaman içerisinde çıkmış olsa da mesaj kesin ve nettir; “Dil bir ulusun özgürlüğünün temel faktörüdür, diline sahip çıkmayan halk esarete mahkumdur.”

(*) Johan Wilhelm Snelman, (1806-1881) Finlandiyalı bilim adamı, filozof ve siyasetçi.

(**) Beyaz ırka giren; Baltık ve Kuzey denizi çevresinde yoğunlaşan; pembe beyaz deri, yatık bukleli ya da düz saç, uzun yüz, mavi göz, ince, öne doğru çıkıntılı burun, ince dudak, uzun ya da orta kafa, uzun ve ince boy gibi özelliklerle ıralanan ırk.

Kaynakça:

Petrov, G. (2010); Beyaz Zambaklar Ülkesinde, Öteki Yayınevi, Ankara

http://www.radikal.com.tr/radikalist/finlandiyada-buz-gibi-bir-omur-gecirmek-icin-16-sebep-1225127/

https://www.infopankki.fi/tr/finlandiya-hakk-nda-bilgiler/finlandiya-hakk-nda-genel-bilgi/finlandiya-tarihi

 

(SinEdebiyat 08, Ocak-Şubat 2018, sayısında yayımlanmıştır.)

SON GÖRÜŞ’E BİR BAKIŞ

“Her zaman şair ol, düzyazı da bile.”der Baudelaire. Bu sözü en fazla doğrulayan şairlerden biridir Levent Karataş. 1972 yılında ” anı fabrikam ” dediği Kars’ta doğdu. Karataş’ın şiirleri de bir doğu kentine benzer. Dizesini esirgemez hak edene. Dağlı bir duyuşla, sert vuruşlarla örer şiirini. Gün yüzü görmemiş biçim ve imgelerle örgütlenen şiir yapısı, buz kapıları eriten bir gün ışığıdır.

Son Görüş, Karataş’ın altıncı şiir kitabı. Bu kitaptaki dizelerin gramatikal yapısına bakıldığında düzyazıya özgü paragraflar ve kurallı cümle dizgesi karşılar bizi. Ancak bu, şiirdeki sentaksın “düzyazı” olduğu anlamına gelmez. Bazen bir deneme, bazen bir masal bazense bir destan kaleme alıyor gibi yazar. Fakat şiirlerdeki müzikalite, ritim, sözcük örgüsü, sözcükler arası bağıntılar, semboller arası ilişkiler, aykırı imgeler Karataş’ın kaleminden dökülenleri şiir yapar.

Kitapta çarpıcı özelliklerden biri de tiyatral tekstlere özgü diyalogların olmasıdır. İki kişinin konuşmalarına, şairin iç seslerine dayalı bu durum Levent Karataş’ın şiirdeki özgünlüğünü, genel kullanımın dışına çıkarak yerleşik kuralları yıkışını gözler önüne serer. Son Görüş’ün ilk sayfasından itibaren deneysel şiire ve ikinci yeniye göz kırpan, şiirin içinde birbirine yabancı sözcüklerin ölçülü bir düzeyde kucaklaşmasını görürüz. Deneysel şiir tadı kitap boyu damağımızdan gitmez. Sarsıcı sözcük bağları, farklı imgelem deneyselliği de iyice görünür kılar. Peki Karataş neyi deniyor şiirinde? Noktalama işaretlerini, sözcüklerin farklı kullanım özelliklerini, büyük harfleri, tiyatral tiratları ; kısaca Türkçe’nin ve edebiyatın bütün olanaklarını denemekte. Karataş’ ın şiirdeki buluşları, onun kendine ait dilini de ortaya koyması bakımından önemlidir. Descartes der ki: ” En has buluşları ortaya koyanlar, bu buluşları en süslü ve en tatlı bir biçimde anlatmayı bilenler, şiir sanatından hiç haberli olmasalar da en iyi şairler olacaklardır.” Karataş’ın gerek biçim, gerek imge, gerekse gramer yapısı bakımından şiirlerine bakıldığında Descartes’in ne kadar da doğru bir söz söylediğini anlarız.

Kendi içinde tutarlılığı olan altı bölümden oluşan Son Görüş açılışını bir “Dua” ile yapar. Kitap bütünü boyunca göze çarpan düzyazı ögeleri, ” Dua”da da kendini gösterir. Kural tanımayandan beslenen şiirde Karataş, kendini uçan balıklara benzetir. Bu balıkların savunma amaçlı yüzgeçleri vardır. Levent Karataş ise savunmasını sözcükler, şair duruşu ve duyarlı kalemi ile yapar.

“Hasta” şiirine baktığımızda mitik bir çağrışımla seslenir şair. Mitin asıl manası olan “değerli” ve “anlamlı” olana gönderme vardır bu şiirde. ” Parktan öksürük sesleri geliyor/ Uyuyor konsolunda ilaçlarıyla yaşlı adam/ sessiz olun” dizeleri imgesel bir görüntüdür. Hayatın sonunu temsil eden “kış” imgesi, yaşlı adamın uykusuyla özdeşleşir. “Yaşam” ve ” dirilik” ise ” al şalvarlı gelin” imgesinde can bulur. Levent Karataş şiirinde “imgesel görüntüler” olmazsa olmazdır.

“Garson” şiiri ise yine yıkıcı dizelerin bütünlüğünden oluşur. Bu şiir, şairdeki toplumsal algıyı da ortaya koyması bakımından önemlidir. Bir yandan ” insan” teması, “garson” imgesinde vücut bulurken bir yandan da “sınıflı toplum yapısı” kendini açığa çıkarır. Üslup bakımından süslü ve yalın arası geçişlilik, çok naif bir temasla gerçekleşir. Şiirde büyük harflerin kullanım sıklığına bakıldığında “Garson” şiirinin “yıkıcı” ve “deneysel” bir şiir olduğunu söylemek mümkündür. “garson ve karısı”, iki ayrı vurucu imge olma özelliğini taşır.

“Nisan” şiirine baktığımızda, dizeler yerine paragrafları görürüz. Paragrafların olması, şiirden düzyazıya evrilişe neden olmamış ve şiirselliği azaltmamıştır. Aksine özgünlüğü ve farklı örgütsel yapıyı desteklemiştir. Karataş şiirde ” Tanrıya nöbetlerimde “Var mısın?” diye soruyorum ” diyerek teolojik bir soruyla sarsıyor bizi. Bu teolojik sorgulamayı ise “Allah’a kalbimi yaşatan soluğum kadar inanıyorum” dizesiyle yine kendi inanç değerleri ile tamamlamıştır. “Nisan” şiirinin farklı özelliklerinden biri de anlatım olarak “öyküleme” nin kullanılmış olmasıdır. Ayrıca iç sesler ve konuşmalar, şairin iç dünyasını yansıtarak psikolojik süreçlerine dair iz sürmemize de imkan sağlamıştır.

“Action” şiiri de yine şiirsel paragraflardan oluşan ve öykülemenin hakim olduğu bir şiirdir. Alışılagelen şiir örgüsünü değiştiren şiir yıkıcı bir özelliktedir. ” Bir Miyavlamayı Unutamamak” şiirinde ise “şair, anne ve kedi” üçlemesi arasındaki bağı görmekteyiz. Günümüz deneysel şiirin temsilcilerinden biri olan Karataş, bu şiirde mat, katı, mekanik dil yerine insan sıcaklığını özenle kotaran bir şair olarak çıkar karşımıza. “Levent niye donuk bakıyor?/ Annemin inanamayışı ölüme” dizelerine baktığımızda “ölüm” izleğinin ince işçiliğini duyumsarız. Ayrıca şairin karamsar yönüne ışık tutan şiir, Karataş’ın iç dünyasının kapılarını ardına kadar açar. “Koala” şiirine bakacak olursak düzyazısal yapıdan sıyrılarak şiirsel biçime yaptığı tatlı bir geçiş söz konusudur. İnsani sıcaklığa sahip olan bu şiirde şair, biçimsel kaygıların ötesine geçerek şiirde tekdüzeliği ortadan kaldıran samimi bir seslenişe yer verir. “Vitrin” şiirine baktığımızda şiir yapısına aykırı olan diyalog ve tiyatral tiratları görmekteyiz. İç seslerle genişleyen şiir, diyalogların günlük telaşlara sıkışmışlığını aşarak yaratıcı bir üsluba dokunmuştur. ” Butiklerden şapka alıyoruz – outdoor’u daha devrimci buluyoruz” dizesiyle şair, yaratıcı tavrını bir kez daha ortaya koymuştur. Kitapta iki ” Masal” şiiri karşılar bizi. Birincisi kısa, ikincisi ise uzun soluklu bir şiirdir. İlk şiir, halk deyişlerine özgüdür. İkinci şiir toplumsal yönü ağır basan bir şiir olması bakımından Karataş’taki toplumsal hassasiyeti de ortaya koyan masalsı bir özelliğe sahiptir.

Geleneksel olana başkaldıran ve çağdaş olandan beslenen dil yapısı, kalıpların dışına anarşik çıkışı, alışılmış üslup yerine yaratıcı deneyselliğin sesi olan Levent Karataş, yarının şairi olarak uzun yıllar bizlere şiirini okutmaya devam edecektir. Ece Ayhan, “Niçin yazıyorum?” sorusuna yanıt olarak: ” Kim bilir, belki de yerimi (hakkımı) aramak uğruna çiziktiriyorum.” der. İşte yerini arayan şairlerden biri de Levent Karataş ‘tır. Peki ne zaman bulacak? Belki de hiçbir zaman. Çünkü şairlik, “yersizlik”tir.

KAYNAK
1.Descartes; Yöntem Üzerine Konuşma. Ezr yayıncılık; 2015, İstanbul.
2.Seyidoğlu, Bilge; Mitoloji Üzerine Araştırmalar. Dergah yayınları; 2002, İstanbul.
3.Ayhan, Ece; Bir Şiirin Bakır Çağı. YKY; 2016, İstanbul.

Sin Edebiyat, Sayı 13 (Kasım-Aralık, 2018)

GOTİK EDEBİYATINDA ÜÇ NOKTA: MEKÂN, İMGE VE ZAMAN

Mekân; genel olarak tasarlanmış, içinde bulunulan fiziki ve görsel yer olarak nitelendirilebilir. İmge, maddenin zihindeki hayâli ve şematik yansıması olarak bilinir. Zaman da imge ile mekânın içerisinde bulunduğu, belir- lenmiş olay için geçen süre ve günün herhangi bir dilimi olarak tarif edilebilir. Bu üç kavram da insan üretimi olgular olabilmekle birlikte insanın günlük yaşamında sessiz sedasız geniş bir yer tutarlar. Denilebilir ki mekân, imge ve zaman; insanın varoluşuna şahitlik eden birer pasif gözlemcidir.

“Gördüklerinizin yalnız yarısına inanın, duyduklarınızın hiç birine.” Edgar Allan Poe

Mekân
Gotik kavramı; 12. yüzyıl Fransa’sında yenilikçi birkaç mimarın tasarladıkları yüksek binalar, geniş ve uzun pencereler, devasa kapılar, heykelcikler işlenmiş kolonlar, binanın dış cephesindeki keskin uçlar ve kıvrımlı süslemelerle ortaya çıkmış bir görsel sanat ifadesidir. Bu kavram, insanda bariz olarak şaşkınlık hissi uyandırır- ken sanat akımlarında genel olarak korkuyu tasvir etmek için kullanılmıştır. -Bazı sanatçılar bu kavramın İskandinavya’da yaşamış ‘Gotlar’dan geldiğini söylese de bu tahmin, Gotların kavramdan çok zaman önce yok oldukları bilgisiyle şüpheli hale geliyor.- 18. yüzyılın sonlarına doğru yazar Sir Horace Walpole tarafından kaleme alınan “The Castle of Otranto” kitabında kendine yer bulan gotik kavramı ilk kez edebiyat dünyasında kullanılmış oldu. Eserin Türkçe karşı- lığının “Otranto Şatosu” olduğunu düşünürsek meseleye, mimarinin görsel yansımalarının da müdahil olacağını göreceğiz. Kaleler, şatolar, katedraller, zindanlar vs. sayabileceğimiz birçok beton yansıması eser, gotik edebiyatta bize mekân algısını irdelememiz konusunda yol gösterecektir.

“Korkarak yaşıyorsan sadece hayatı seyredersin.” Friedrich Nietzsche

İmge
Korku kelimesi bir tehlike veya tehlike düşüncesi karşısında duyulan yoğun kaygı olarak adlandırılmıştır. Korkular, insanın bilincine yaşanmışlık sonrası eklenebildiği gibi tamamen hayâl ürünü olarak da eklenebilir. Genel kanıya göre insan bilmediği şeyden korkar ve bilmediği şeye karşı korku büyütür. Korkular bir bilinmezin türevi gibi görülebilir. Gotik edebiyatının da merkezinde tam da bu his vardır. İnsanın düşünsel sınırlarını zorlayarak onu etkisi altına alma çabasında olan gotik eserlerde sıkça gizemli yahut gizem yüklenen imgeler kullanılır. Karanlık, yalnızlık, uğultu, ayın yansıması, ölüm, kan, maske vb. imgeler sıkça kullanılanlar arasında yer alırlar. Bunların en önemlisi belki de karanlıktır. Çünkü en yaygın korku imgesi olan karanlık, içerisinden bize zarar verebileceği çıkması muhtemel herhangi bir şeyin endişesi ile türlü korkutucu düşüncelere kapılmamıza neden olur. Karanlık, bilinmez ve ulaşılamaz bir alandır. Diğer bütün korkutucu imgelerin üzerine kodlandığı karanlık, zihnin insana izah edemediği tüm tavırların da gizli olduğu koca bir dünyadır. Durum böyle olunca gotik tarzda eser veren edebiyatçılar bu imgeyi sıkça kullanmışlar, eserlerine mistisizm katarak karanlığı kutsamışlardır. Karanlıktan gelen sesler, karanlıklar arasındaki aydınlık, karanlığa açılan kapı, karanlıkla maskelenmiş yüzler vb. giriş cümleleriyle anlatımı daha da etkili hâle getiren yazarlar, çirkinlik ve kötülüğün de soğuk yanlarını korkutucu bir tavırla buluşturup eserlerinde bunlara yer vermişlerdir. -Bu yazarların başını Edgar Allan Poe çekerken son yıllarda Stephen King de adını fazlasıyla duyurmuştur.-

“Aslında zaman, hapishanenin diğer adıydı.” Stephen King

Zaman
İmgenin mekânı bezeyen enteresan bir tamamlayıcılığı vardır fakat bu işlem zamana yayılmazsa bazı eksiklikler meydana gelebilir. Örneğin anlatılarda ıssız bir yerde çığlıklar içerisinde kalan yalnız bir karakteri düşünün; bu karakterin ıstırabının okura geçmesi için iki türlü zaman algısı vardır: Biri o karakterin çığlık attığı süre, diğeri ise çığlığın atıldığı gün dilimi. Eğer çığlık süresi uzun ve geceyse anlatının ürkütücülüğü biraz daha artacaktır. Karakter olayın tamamında birçok sahnede yer bulmasa bile temsil ettiği zamanın etkili anlatımı ile hafızalara çabuk kazınır. Bilinir ki bireyde kaygı düzeyinin artması ile öğrenme seviyesi doğru orantılıdır. Temsil niteliğinde mekân, imge ve zaman kavramlarının içimize etkili bir şekilde işlendiği bu tarzda eser veren yazarlar kimi zaman distopya konusuyla da gündeme gelmişlerdir.

Gotik edebiyatı, hem kullanılan karakter yapısı hem imge algısı hem de zamanın yansıması olarak distopyaya benzer yönler taşır. Hatta bazı roman ve öykülerin hem gotik hem de distopik nitelik taşıdığı vurgulanır. –Bunlardan biri Frankenstein.- Çünkü her iki türde de insanın düşünce sınırlarını zorlayan, hayâl gücüne yeni ufuk kazandıran bakış açıları vardır. Göreceli de olsa bu iki türün farkı; distopik edebi eserlerde fiziksel gerçekliğe yakın anlatıya ağırlık verilirken gotik eserlerde olabildiğince hayâl gücünden faydalanılır. Distopik eserler baskı ve şiddet barındırırken gotik eserlerde korku ve macera ön plandadır.

Anlatıları gerçeğe yakın unsurlarla çeşitlendiren gotik edebiyatının yeni bir okuru olarak tavsiyem, bu tarzda yazılmış eserin renksiz cümlelerindeki izi takip etmeniz.

Sin Edebiyat, Sayı 13 (Kasım-Aralık, 2018)