İrrasyonel Bir Eşitsizlik: İnsan

‘Kendimi kendimden çıkarsam sıfır kalmaz, bu matematik bizi kandırıyor hocam.’ diye seslenen Feridun Düzağaç ne de haklı. Matematik bizi kandırıyor mu bilinmez, bilinen şu ki, insan kendini pek ala kandırıyor. Birer denklem değiliz, x yerine para koyduğumuzda, eşitliğin karşısı daima mutluluk olmuyor mesela. Zaten ortada bir eşitlik de yok. Hadi açalım kelimeleri biraz, hepsinin üzerine birer lamba koyalım. ‘Karanlıkta kavga olmaz’1.
Denklem, içinde yer alan bazı niceliklere ancak uygun bir değer verildiği zaman sağlanan eşitlik, muadele diye tanımını buluyor Türk Dil Kurumu sözlüğünde. Bir nicelik olmalı diyor sözlük bize. Sayılabilmeli, ölçülebilmeli. Hasretinden prangalar eskitmek hangi ölçü birimi?

Freud insanı bir denkleme benzetip, bilinmeyenleri tek tek yerleştirdi eşitliğin iki tarafına. İd, ego, süperego, bilinçaltı, savunma mekanizmaları, cinsellik, saldırganlık, rüyalar… Ne çok bilinmeyen vardı bu denklemde. Toplu iğnesini alıp, kazmaya başladı ince ince. Kazdıkça bir şeyler çıkardı. Kazdıkça daha çok bilinmezlik çıktı bu denklemin etrafında. Ve en güzel özetini açıkladı tüm çalışmalarının:

‘Her davranışın 1 nedeni vardır’ . Hayır, doğrusu bu: ‘Her davranışın bir nedeni vardır’. Ortaya koyduğumuz her hareket arkasında başka başka sebepleri barındırıyordu. Buna şüphe yoktu belki de, ama her sebep aynı sonucu doğurmuyordu işte. Rüzgar kimi zaman ateşi söndürüyor, kimi zaman alevini artırıyordu. Bazen ateş suyu kaynatıyor, bazen su ateşi söndürüyordu. Tüm bunlar, insanı bir denklem düzleminden alıp, anlaşılmaz, kavranamaz bir yere mi götürüyordu. Ya da kavrayabildiğimiz, anlamlandırabildiğimiz, insanın kaçta kaçıydı? Derken; Freud’dan sonra gelen her bir ruhbilimci bir bilinmeyen daha ekledi bu denkleme. Ve sonra bilinmeyenler o kadar çoğaldı ki, dağıldı denklem. Bir eşitsizliğe dönüştü. Freud’dan geriye, belki de en güzel şu sözler kaldı: ‘Nereye gittiysem, benden önce bir şairin oraya uğramış olduğunu gördüm.’

Bir terapistti Freud. Kendini ruhbilime adayan bir terapist. Ruhun en ücra köşelerine, en karanlık mahzenlere bir bir uğruyor, her birinde bir şairin oturduğunu görüyordu. Tüm bu yolculukları yaparken kullandığı araç elbette ki kelimelerdi. Kelimeleriyle insan kendi ruhunun engebelerini, acılarını, sınır çizgilerini bir bir ifşa ediyordu. İşte tam da bu noktada denklem bozuluyordu. ‘Kaç kilo çeker ki bir yalnızlık’ diyen şair aslında sana yalnızlığımı nasıl ölçüp de söyleyebilirim ki diye bir çığlık atıyordu.
Kelime aracına içindekileri sığdıramayan bir başkası ‘bilmezdim şarkıların bu kadar güzel, kelimelerinse kifayetsiz olduğunu’2 diye not düşüyordu insanlığın lügatına. Şarkılar bu kadar doluydu, çünkü kelimeler değil hisler devredeydi. Hislerin kuvvetini anlatmaya ise hiçbir kelimenin kifayeti yoktu artık. ‘Kelimeler bazı anlamlara gelmiyor’3 idi.
Lügat insanı ise şu şekilde tanımlıyor : ‘Toplum halinde bir kültür çevresinde yaşayan, düşünme ve konuşma yeteneği olan, evreni bütün olarak kavrayabilen, bulguları sonucunda değiştirebilen ve biçimlendirebilen canlı.’4

İnsanı bir tanıma sığdırabilmek ne mümkün. İnsanı bir tanımla ortaya koyabilmek için önce, insan dediğimiz her yaratığın ortak noktada olabilmesi gerekir. Ya da, lügati temel baz alırsak sorumuz şu olur: ‘Acaba insan denince hatırlanıyor muyuz?’5 Meselenin bu başka nüanstan bölümünü atlayıp asıl noktaya gelecek olursak, düşünebilmek ve konuşabilmek yeteneği aslında insanı kendi içinde bir diğerinden ayıran ve tek bir çatıda tanımlanamaz hale getiren temel terimler haline dönüşüyor. Kimileri aklın yolu birdir dese de bu sadece içerisinde denklem barındıran problemlerde doğru oluyor.
‘Edebiyatta matematikten daha fazla problem vardır’ cümlesi, Freud’un uğradığı yerlerde karşılaştığı şairleri göz önüne getirdiğimizde, ve de edebiyatın insanın iç dünyasını açığa vurduğunu düşündüğümüzde aslında insanın matematikten daha çok problemi var diyor bize. İnsanın probleminin ise insan sayısı kadar çeşitlendiğini düşünürsek aklın yolunun bir olduğu da kendi kendini imha eden bir görüş oluyor. Zaten yüzyıllardır süregelen felsefi akımların, filozof görüşlerinin, şairlerin insana dair söylediklerinin herhangi birisi ne ispat edilebilmiş, ne de inkar edilebilmiştir. İnsan bir denklem değildir ve dünya kadar problemi vardır.

Bu eşitsizlik içerisinde, her bir insan bambaşka bir kavram dünyasına sahip. Kendi kavram dünyamızın, kendi his dünyamızın yani ki içimizdeki bizin bir diğerine birebir ulaşmasının en uygun kelimeyi kullanmaktan ve muhteşem dil bilgisine sahip olmaktan çok, bir diğer insanla kavram ve de his dünyası bakımından yakın olmak, benzer olmakla daha çok ilgisi vardır. Demem o ki ‘Ne kadar anlatırsan anlat, anlattıkların karşıdakinin anladığı kadardır.’6 Nasrettin Hoca’nın ‘bana damdan düşeni getirin’ söylemi de, karanlıkta büyümüş, gün görmemiş insanlara filozofun güneşi anlatma çabası da aslında dilin aynı çaresizliğini vurguluyor.

İnsan halen karmakarışık bir yığın olarak önümüzde duruyor. Düşünebilmesi ve de konuşabilmesi, onu anlaşılır kılmaktan çok, anlaşılmazlığını bir nevi ispatlıyor. Ham maddesi insan olan her iş zordur. Elimizdeki ham madde günden güne akıl almaz bir değişim gösterirken, tüm bu çıkmazların derinliğinde dolaşan Freud’un karşılaştığı gibi, insana dair nereye gitsek, şair sözleri yolu aydınlatıyor. Zira bütün bu çabalara, yüzyılların çalışmalarına rağmen, şair karanlık bir gerçeği önümüze koyuyor:
‘İnsanı anlamakla meşgulüz, üstelik görünürde hiç ipucu da yok.’7

Alıntılar
1. Cemil Meriç
2. Orhan Veli Kanık
3. Oğuz Atay
4. Türk Dil Kurumu Büyük Sözlük
5. A.Ali Ural
6. Mevlana
7. Güven Adıgüzel

Halil Altun, Sayı 2, 2017.

Metafizik Yansıma: Fantastik

“Dünya aldatılmak istiyor(…) sanatçı usta bir yalancı olmalıdır.”
Michael Ende

Roman başlı başına ferdi bir tür olarak karşımıza çıkmasının yanı sıra güçlü bir toplumsal etkiye sahip bir türdür. Kitleleri yönlendirmeyi, onları kendi dünyasını sürüklemeyi seven ve yavaş yavaş evreni dahi değiştirmeyi amaçlayan hilekar bir türdür. Romanın masum olduğunu zannedenler yanılgı içerisindedir. Roman oyunları o kadar çok sever ki tamamen gerçek dünyayı yansıtan, baştanbaşa realitenin bir parçası olan bir roman bile bizi içinde yaşadığımız zaman diliminden tahmin edemeyeceğimiz uzaklara fırlatır. Evet fırlatır. Bu sürüklemek değildir. Sürüklenirseniz karşı koyabilirsiniz. Ama roman işini sağlama alarak sizi uzak diyarlara fırlatır. Çok uzun bir zaman üzerinizden atamayacağınız darbeler vurur. Hayatınız boyunca silinmeyecek izlerin sahibi olursunuz onunla olmaya başladıktan sonra.
Romanın içerisinde bizi daha da fazla sarsmak isteyen, bilmediğimiz diyarlarda gözümüzü açmamıza neden olan bir tür var. Bu tür uzaktan bakıldığında masum ve hayalperest bir tür olarak görünür gözümüze. Herkesin az çok aşina olduğu fantastik edebiyat öyle göründüğü gibi masum değildir. Belki bir çocuğun tavşan deliğinden geçmesi ile belki de cücelerle devlerin savaşması ile çıkacaktır karşımıza. Karşımıza çıktığı zamandan sonra artık her şey çok geçtir. Modern zamanların en kaotik mutsuzluğuna kendimizi hazırlamamız gerekir.

Fantastik alemin metafizik boyutları artık gerçek zaman algısından uzaklaştırmıştır bizi. Her ne kadar geri dönmek istesek de gerçek alem ve gerçek aleme ait hiçbir şey bizi tatmin etmeyecektir. Bu tatminsizliğin boyutları ise hiçbir zaman küçülmeyecek aksine daha da içine alarak küçücük bir zerre haline getirecektir bizleri. Bir an olsun içinde bulunduğumuz hayal aleminin gerçek olduğunu varsaydığımızda ise her şey bambaşka bir hal alacaktır. Artık bizi kimse oradan geri getiremez; geri getirmek isteyenler de bizimle birlikte o aleme girdikleri andan itibaren geri dönemeyeceklerdir. Kaybolduğumuz bu alemde mücadele edip ona hakim olmaya çalışırken farkına varamadan o alemin bir parçası olup bizi yönlendirmesine müsaade ederiz. Herkül’ün on iki canavarla mücadele etmiş olması, Tolkien dünyasında büyücülerin tabiata yön vermesi, Michael Ende’nin gölge halkının donukluğundan sıyrılamaması bizi dürtükler. Bizi ‘Ben bu alemin neresinde olmalıyım?’ sorusuna iter. Çocukluğumuzun, gençliğimizin Harry Potter’ı ile kötüye karşı beraber savaşıp beraber zafer kazanmışızdır.

Fantezinin tehlikesi kendi dünyamızda değil başkasını kaybolmaktır. Tolkien’in Orta Dünyası’nı gördükten sonra kendimize ait bir şehir bir ülke bir dünya yaratmanın vaktini kollamamız gerekmektedir. Geçmişte ve günümüzde bu yıkımın altında kalan pek çok yazar vardır. Yeni bir dünya oluştururken her şeyi en ince ayrıntısına kadar hesaplamalı ve bize küçücük görünen bir taşı bile gözden kaçırmamalıyız. Zamanı geldiğinde o taşın bizim hayatımızı kurtarabileceği ihtimalini asla aklımızdan çıkarmamalıyız. Bir canavarı nereye yerleştireceğimizi iyi bilmeliyiz. Oluşturduğumuz dünyanın çıkış yollarını bizden başka kimse bilmemeli ve kimse tahmin etmemelidir. Bize gelecek olan yardımı bile o sarp ve yalçın yollara kendimiz yerleştirmeliyiz. Tabiat bize hizmet etmeli ve aksilik olduğunda yardımcılarımız zamanında yanımızda olmalıdır. Aksi olduğu takdirde dünyamız bizim için yabancı bir diyar ve kurtulması imkansız bir yer olacaktır. Gerçek dünyaya bir an olsun döndüğümüzde hayal dünyamızda verdiğimiz savaşı kimsenin anlamamasını sağlamak zorundayız. Gerçek dünya içerisinde bizim gibi savaş veren kimlerin olduğunu sadece biz bilmeli ve onların dünyasına dikkatlice sızarak yeni fikirler elde etmeliyiz.
Bütün bunlara genel bir perspektiften baktığımız zaman fantastiğin büyülü dünyası bize korkunç görünecektir. İşte korktuğumuz bu anlarda bu oluşumları, yaratımları anlamak ve kavramak zorunda olduğumuz gerçeği ile yüz yüze geleceğiz. Hiç vakit kaybetmeden büyülü dünyalar için kendimizi hazırlarsak biz de bu savaşta zafer elde edebiliriz.

Gülşah Yıldırım, Sayı 2, 2017.

Zamanın Yerinde

Kedilerimden Şehla’nın anısına…

Zamanın zamansız yaşandığı, evrenin küçük çok küçücük bir noktası varmış.
Önceleri bu yer bir cennetmiş içinde barındırdığı canlılarla birlikte. Yüzlerce yıl her şey kendi doğal kanunlarıyla varolmuş. Akıp giden zaman değil zamanı çekip sürükleyen keyifli soluklarıymış. Uyum, denge ve huzur canlıların elinde top olmuş ordan oraya zıplar dururmuş. Her canlıyı mest eden bu olağanüstü orkestranın şefi yokmuş. Öyle ya her şey olması gerektiği gibiyse neden şefe ihtiyaç duyulsun ki. Derken günün birinde adına sonradan insan dedikleri pezevenk bir tür oluşmuş.
Pezevenk lafının yetersiz kaldığı asalak lafının ise önceden var olan denge unsuru asalaklara hakaret olacağından, izin verirseniz ki, ben de, bunu söyleyerek ortalığa kötü koku salacağım için özür dilerim, Lağım demek istiyorum. Bu Lağımlar çoğalmış da çoğalmış, çoğaldıkça bitip tükenmek bilmeyen açlıklarını doyurmak için senfoni orkestrasını bozmaya başlamışlar. Tüm canlı türlerini hırslarına kurban etmiş, doğanın köküne de kibrit suyu dökmüşler.

Derken, aralarında hayvani özellik taşıyanlar, durmadan çalışmış bilimi geliştirmiş, daha iyileştirilebilir dünya için araştırmalar yapmış, düşünceler üretmişler. Ama onlar bunu da kendi çıkarları için kullanmışlar. Artık önüne geçemedikleri hırsla üst üste yığılmış solucanlar gibi birbirini yemeye, içine girdiklerin tüm şeylerin kabuğunu delmeye başlamışlar. Salyalarını akıtırken ağızlarından, birbirine boşalttıkları; bulaşıcı, hastalıklı menileriyle de dönüşüme uğramış kendi türlerini çoğaltmışlar. Burada sizlere bu yaratıkların nasıl olabilecekleri konusunda uzun uzun açıklama yapmayacağım onu zaten kendinizden de biliyorsunuzdur.

Kendiniz demişken bunları bildiğinizi zaten biliyorum. Ama iki ayaklı oluşum kompleksinizin yanında ancak mastürbasyonla doyuma ulaşmaya çalıştığınız aç beden ve ruhlarınızla bu anlatılanlar sizden uzakta başkaları tarafından yapılan şeyler sanki değil mi? Ah ulan Lağımoğlu lağımlar, şu anda bile aklınızdan, içine sizleri çektim diye kim bilir nerelerinizdeki yaralarınıza dokundum da, içinizden etmediğiniz lafları bırakmıyorsunuzdur bana. İki yüzlülüğünüz akıyor, içnde boğuluyorum bendekiyle birleşince. Beni farklı mı sandınız yani, aynı oluşumdur sizleri daha iyi tanımama neden olan… Diye, devam etmiş etmesine ya, kötü biri olmasına rağmen çok çok üzgünmüş. Çünkü henüz yüreğinin bir yerlerinde vicdanla birlikte umut kırıntısı taşıyormuş. Sürekli hayaller kurar gerçekleşmesi için de kağıda dökermiş. Kendi kendine, içimde Küçük Prens’in kötü versiyonuyla dolaşıyorum deyip dağınık masasının başına geçmiş. Çok eskilerden yazdığı öykülerden birini eline almış. Anlaşma. Kahraman, gece gökyüzünde geçen, evrenin başka gezegeninde keşfe çıkan bir uydunun içindekilerle anlaşma yapmış.

Bir gün ansızın gelecek, dünyayı silkeleyeceklermiş. Dört ayaklılar ağaçlara tutunacak, bitkiler ve ağaçlar zaten köklerinden dolayı yeryüzüne tutundukları için onlara bir şey olmayacakmış. Tüm Lağımlar ve onların ürettiği her şey ama her şey uzayın boşluğuna dökülecekmiş. Kalanlarla yeniden hayat bulacakmış dünya. Fakat öykü yazılmakla bir şeyi değiştiremediği gibi kimse de okumamış zaten. Ama son hayalini gerçekleştirmeden ölmeyecekmiş anlatıcı. Önce öyküsünü yazmış, bu okunur mu bilmem ama öykü şöyleymiş:
Anlatıcı, bir virüs geliştirmiş. Adını Anti-Ben Virüsü koymuş. Çok bulaşıcıymış, hızlı yayılıyormuş. Ama tüm dünyayı etkilemesi uzun sürmesin diye ilaç firmasıyla anlaşmış. Tabii ki önce görüştüğü adamlara, tokalaşma yoluyla bulaştırmış. Onlarda hemen kabul etmiş. Hemen üretime geçip şişelemişler. Uzmanları çağırıp onların, halkı, hükümetleri ikna etmeleri için konuşmalar, yayınlar yapmalarını istemişler. Virüsün etkisinde olan uzmanlarda hemen işe başlamışlar. Aşının direk etkilediği merkez insanların egolarıymış. Anında, ateşle birlikte egolar felç olup, hayata daha hafiflemiş olarak bakmaya, gülücükler atmaya, mutlu olmaya başlamışlar. Fakat yaşadığı ülke zayıf bir dünya ülkesiymiş. Bu durum her yönüyle iflasa sürüklenecek devlerin işine yaramazmış. Bir an önce onlara da bulaşmalıymış. Yoksa ülkenin yerinde toz zerresi bile kalmazmış. Mozaik ülkede her şey yolunda gitmeye başlamış. Beyinler örümceklerinden kurtulmuş, karşı fikirleri olanlar birbirlerine; iyi ki öyle düşünmüşsün yoksa bu kadar eğlenmez başka güzellik üretemezdim demişler. Kuşlar ve diğer canlılar bile insanların bu cıvıltılarına imrenerek karşılık vermişler.

Bir gün bütün dünyada bir sessizlik olmuş. Bu tüm insanların mutluluk öncesi sessizliğiymiş, güzel değişimin, doğaya dönüşün sessizliği. Öykü de susmuş. Anlatıcı hepten susmamış ama. Şöyle bağırmış: Bir gün hepinizin egolarını sikeceğim. Lağım, o anda kendi kokusunu almış. Ama elma kokusu daha baskınmış…

Gönül Ocak, Sayı 2, 2017.